<img height="1" width="1" alt="" style="display:none" src="https://www.facebook.com/tr?id=488399504648286&amp;ev=PixelInitialized" />

Romina Meriç

ABD’deki Brandeis Üniversitesi’nin Sanat Tarihi ve Resim bölümlerinden mezun olduktan sonra 2013 yılında Yale Üniversitesi Resim ve Baskı Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladın. Orada kalmayı düşünmedin mi?

Sekiz buçuk sene ABD’de yaşadım. Son iki senemde Türkiye’ye hiç gelmedim ve öncesindeki ziyaretlerim hep çok kısaydı. Okullar bitince bir buçuk sene New York’ta yaşadım, sonra da devam etmek için vize başvurusu yaptım. Vizeyi beklerken, ki uzun bir süreçti, Türkiye’ye geldim. Biraz burada kaldıktan sonra bir süre Türkiye’de yaşamak istediğime karar verdim. Şimdilik buradayım.

Atölyeni, çalıştığın yeri biraz anlatır mısın?

Şu anda atölyem evimin içinde ayrı bir oda. Küçük boy işler üzerinde çalışmak üzere kurduğum masa üstü bir yağlıboya istasyonu var, atölyenin en aktif bölümü son zamanlarda burası. Duvarlarda işlerim asılı. İlham versin diye koyduğum efemeralar veya dekoratif objeler yok. Evimin geri kalanında bunlardan çok var ama atölyeye ruh katanın, içinde yaptığım işler olmasını istiyorum. Pencerenin önünde çok güzel kocaman bir ağaç var, biraz da onun ruhu girsin içeri, tamamdır.

Günlerin nasıl geçiyor, resim pratiğine nasıl bir tempoda devam ediyorsun?

Beni yaratıcılıktan uzaklaştırmadan maddi açıdan destekleyen yarı zamanlı işlerim oluyor. Dürüstçe söylemek gerekirse bazen zamanımı yönetmekte zorlanıyorum ama atölye pratiğimi bu şartlarda da verimli olabilecek şekilde dönüştürdüğümü düşünüyorum. Genelde desenler ve küçük tuvalde yağlıboyalarla çalışıyorum. Bunlar başka işleri besliyor ama eskiz gibi değiller, her biri otonom birer iş veya kendi içinde tutarlı bir seri. Mesela üç saatten az çalışacağım bir gündeysem bunlarla ilgileniyorum. Baskı yapacağımda ise bütün günümü buna ayırmak istiyorum. Baskı gününün sonunda (iyi bir gün olduğunu varsayacağım) yaklaşık 30 monotype çıkıyor ve geleneksel baskı yöntemlerindeki edisyon pratiğinden farklı olarak bu teknikle çıkan her iş birbirinden farklı oluyor. Baskı atölyesine bir, iki görsel fikirle girip atölyeden onların iterasyonları, parçalanmış veya evrilmiş halleri, yani birçok yeni fikirle ayrılıyorum. Son üç senedir pratiğim çoğunlukla desenler, küçük tuvaller ve baskılardan oluşuyor. Büyük resimler yapmak için bölünmeden, kesintisiz atölyede olabileceğim dönemler daha iyi oluyor. Büyük resimlerde çok yoğun çalıştığım ve sonuçlara vardığım dönemlerden sonra bir süre atölyede çalışmıyorum. Defterlere çizmeye devam ediyorum ama yatakta veya bir kayanın üstünde.

Temaların nasıl oluşuyor?

Temalar aslında oluşmuyor, zaten varlar ve onları keşfediyorum. Deneyimlerim, meraklarım ve bilinçaltım rehber oluyor. Bazen arayış içindeyim, bazen de keşfettiğim şeyin ne olduğundan eminim ve anlatmak istiyorum. Atalar, kadınlık, arkadaslik, kardeslik, yabancılaşma ve bağ kurma kavramları şimdiye kadarki temalarım arasındalar.

Yağlıboyalarında ve kağıt üzerine bazı işlerinde figür ve doğa iç içe geçiyor. Ateş, buz, orman; figürlerle bir arada. Bu birliktelikle ne anlatmak istiyorsun?

Figür olgusu, ister ‘insan’ olarak ister görsel anlamda ‘figür’ olarak düşünelim, doğadan ayrı bir şey değil. Doğa, figürü kapsar; onu açıklar. Aynı şekilde figür de doğayı... Dünyanın merkezinin insan olduğunu kabul eden sistemleri sorguluyorum. Yine de insan olmanın doğasını araştırmaya ve anlatmaya önem veriyorum. Yaklaşım olarak içgüdüsel çalışmayı ve bilinçaltı imgelerini araştırmayı seviyorum. Teknik açıdan yağlıboya, birçok farklı biçimde kullanılabilen, değişken, esnek, otonomisi olan bir malzeme. Bir katmanda içerikle kurduğum fiziksel ve duygusal ilişki malzemeye nasıl biçim vereceğimi yönlendiriyor. Bir diğer katmanda bu malzemeyle çalışmanın doğası bana doğanın kendisiyle etkileşmeyi çağrıştırıyor ve ateş yakıyormuş gibi ateş resmi yapıyorum. Biçim ve içerik bir oluyor.

Çalışmalarından birini halka açık, herkesin göreceği bir yere koyma şansın olsaydı hangi işini, nereye koymak isterdin?

Küçük bir desenim var ‘Şimdi yine bilmiyorum’ adlı. Bir not gibi bırakabileceğim, insanların kişisel bir ilişki kurabileceği bir yere koymak isterdim onu. Sakince görülebileceği, bakanların sessiz bir an yaşayabileceği bir yere, mesela Belgrad Ormanı’na. Eserin üslubu çok kişisel, günlükten kopmuş bir sayfa gibi zaten. Zaman zaman ‘Şimdi yine bilmiyorum’ noktasına gelmenin zayıflık değil, döngünün içinde devinim halinde olduğumun bir hatırlatması niteliğinde. Sanki haritaya pin koymuşum gibi: ‘Şimdi yine bilmiyorum’ noktasına varış.

Resim yapmasaydın ne yapardın, hiç düşündüğün oluyor mu?

Evet düşünmüştüm. Başka işler de yaptım ama her seferinde resim yapmaya geri döndüm. Şimdi yoga ve meditasyon öğretiyorum mesela, hem içimden gelerek yapıyorum hem de resimlerimi besliyor.

Sanata yaklaşımını, üretimini ve ‘derdini’ beğendiğin sanatçılar kimler?

Yan yana yazılınca komik durabilir: Kate Bush, Barış Manço, Forrest Bess, Helen Frankenthaler, Paula Rego ve Joss Whedon.

Bizlere bir film, bir kitap, bir de albüm tavsiye etmek ister misin?

Film: ‘Café de Flore’ Jean-Marc Vallée, 2011.
Kitap: ‘Zen ve Okculuk’ Eugene Herrigel, 1993.
Albüm: ‘Let England Shake’ PJ Harvey, 2011.

Tayfun
Gülnar

RÖPORTAJA GİT >