Mar 23 2015

İstanbul Film Festivali için 10 Öneri


Sinemaseverlerin bir yıl beklediğine değecek eksiksiz bir şölen! 16 günlük maratonu en iyi şekilde değerlendirmenize yardımcı olacak bir tavsiye listesi...

Nando Salvá

34. İstanbul Film Festivali önümüzdeki hafta yine çok zengin bir programla seyirci karşısına çıkıyor: 64 ülkeden 222 yönetmenin 204 filmi  20 bölümde  seyirciyle buluşacak. Usta sinemacıların katılacağı söyleşiler, atölye çalışmaları, sinema dersleri ile sinemaseverlerin bir yıl beklediğine değecek eksiksiz bir şölen! Zamanınız kısıtlıysa 16 günlük maratonu en iyi şekilde değerlendirmenize yardımcı olacak bir tavsiye listesi işinize yarayabilir. İşte bu yılki festival programından sizin için seçtiklerimiz. Bu filmleri kaçırmayın. İyi seyirler!

Tüm program ve biletler hakkında bilgi almak için, burayı ziyaret edebilirsiniz.
 

TAXI (JAFAR PANAHI)

Yönetmeni Jafar Panahi 20 yıl boyunca film çekmekten men edilmiş bir sinemacı olduğundan Taxi’yi başlıbaşına bir özgürlük hareketi, bir direniş filmi olarak niteleyebiliriz. Ama sadece bu değil. Taxi, İran’da yaşamaktan doğan acılar ve sanatı hayattan, kurguyu gerçekten ayıran muğlak çizgiler üzerine çok şey söyleyen zekice ve kışkırtıcı bir anlatı. Aynı zamanda yönetmeninin sınır tanımayan hayalgücünün son derece eğlenceli bir yansıması.

 

INHERENT VICE / GİZLİ KUSUR (PAUL THOMAS ANDERSON)

Gizli Kusur’un, uyuşturucu trafiği, dişçilik, sahte ruhanilik ve akıl hastanelerinin biraraya geldiği bir sistem tarafından öğütülmüş karakterleri, yavaş yavaş hayalet hikayesine dönüşen 60’lı yıllara ait bir komedinin kahramanları adeta. Hepsi birlikte, bir anlamda The Long Goodbye’ın (Robert Altman, 1973) Philip Marlowe’u ile Kiss Me Deadly’nin (Robert Aldrich, 1955) Ralph Meeker’ının birleşimi olan detektif Doc Sportello’nun şaşkın bakışları önünde resmi geçit yapıyorlar. Sonuç, There Will Be Blood / Kan Dökülecek (2007) ve The Master (2012) ile beraber derin, akılda kalıcı ve son derece güzel bir Amerika Üçlemesi oluşturan ve Paul Thomas Anderson’ın bugün Hollywood’da film yapan en radikal  sinemacı olduğunu bir kez daha ispatlayan bir başyapıt.

 

IM KELLER (IN THE BASEMENT) / BODRUMDA (ULRICH SEIDL)

Ulrich Seidl 30 yıldır bizi toplumun en çirkin ve en itici bulduklarıyla yüzleştiriyor, hem de üzerimize üzerimize gelen yakın planlar kullanarak. Bu filminde ise onunla birlikte Avusturya’nın en berbat köşelerindeki bir avuç saygıdeğer vatandaşın farklı amaçlarla kullandıkları bodrumlarını ziyaret ediyoruz: Bir tanesi opera eşliğinde atış talimi yapmak için kullanıyor bodrumunu, bir başkası bir tür Nazi anıt mezarı olarak, bir başkası ise sadomazoşist bir ilişki içinde olduğu partneri tarafından testislerinden tavana asılmak için.  Kısacası, moralinizi yükseltmek için mükemmel film: Berbat bir hayatınız olduğunu mu düşünüyorsunuz? Bir de buradakilere bakın.

 

JAUJA / HAYAL ÜLKESİ (LISANDRO ALONSO)

Doğaüstü bir western mi bu? Örgütlü barbarlıkla medeniyet yaratmaya çalışmanın nasıl bir yanılsama olduğunu anlatan bir film mi? İçsel ve dışsal bir yolculuk mu? Ölümcül bir cazibeyle kutsanmış çözümsüz bir bilmece mi? Evet, evet, evet, hepsine evet! Jaujau o kadar iddialı bir iş ki onu tanımlayabilecek sıfatlar bulmaya çalışmak faydasız. Bu büyük film, Ford’u, Herzog’u ve Lynch’i hatırlatıyor ama aynı zamanda sonuna kadar yaratıcılıkta sınır tanımayan yönetmeni Alonso’ya ait bir başarı. 

 

PHOENIX / YÜZÜNDEKİ SIR (CHRISTIAN PETZOLD)

Christian Petzold, Barbara’dan (2012) sonra bir kez daha bir kadının yürek parçalayıcı hikayesi üzerinden Almanya’nın karmaşık geçmişine bakıyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Berlin’e dönen ve kocasını bulmaya çalışan toplama kampından sağ kurtulmuş bir kadın hem kendisiymiş gibi hem de kendisi değilmiş gibi yapmak zorundadır (filmi izlediğinizde bunun ne demek oluğunu anlayacaksınız). Bir yanıyla Hitchcock’a bir yanıyla Georges Franju’nun Les yeux sans visage’ına yakın duran filminde Petzold, sefalet, öfke ve kasıtlı bir körlüğün etkisindeki kişisel ve toplumsal kimliklere dair sarsıcı gerçeklere parmak basıyor.

 

45 YEARS / 45 YIL (ANDREW HAIGH)

Neredeyse yarım asırdır evli bir çiftin ilişkisi belki de geri dönülmez biçimde kopma noktasına gelmiştir. 45 Yıl, halının altındaki pisliği yavaş yavaş ortaya çıkarırken karakterlerin duygularını, aralarında söylenebilecekleri ve söylenemeyecekleri sabırla, incelikle ve dürüstçe ele alıyor. Andrew Haigh’ın, ilk filmi Weekend’in (2012) anlatımında yakaladığı samimiyet dikkat çekiciydi, bu filminde ise mucizevi bir düzeyde.

 

MAGICAL GIRL / SİHİRLİ KIZ (CARLOS VERMUT)

Ekonomik kriz yüzünden perişan durumdaki bir ülkenin (İspanya) sokaklarında dolaşırken animeden boğa güreşine bir dizi tuhaf göndermeyle kara filme yeni bir yorum getiren Carlos Vermut, bizi insan ruhunun en karanlık köşelerinde gezintiye çıkarıyor. Gülsek mi, ağlasak mı, korkuyla ürpersek mi bilemediğimiz karmaşık duygularla dolu bir gezinti bu. Bu karmaşanın yarattığı bir baş dönmesi ile koltuklarımıza tutunuyor, gözlerimizi perdeden alamıyoruz.

 

A MOST VIOLENT YEAR (JC CHANDOR)

Adına bakılınca, bir aksiyon ya da epik bir trajedi filmi sanılabilir, oysa Amerikan Rüyası denilen yanılsamanın soğukkanlı ve etkileyici bir incelemesi aslında. İşadamının gangstere dönüştüğü bir dünyayı ele alan JC Chandor, suçun hangi noktaya kadar meşrulaştırılabilir olduğunu sorgularken aynı zamanda bunun ne kadar gerilim yüklü bir süreç olduğunu gözler önüne seriyor. 1980’li yıllarda geçmesine rağmen günümüze dair çok şey söyleyen bir film.

 

RED ARMY / KIZIL ORDU (GABE POLSKY)

Hokeyseverler kusura bakmasın ama Soğuk Savaş hiç bu derece aptalca bir spor üzerinden bu derece sıradışı bir ironi ve açıklıkla anlatılmamıştı.  Bu sporu hikayede John Le Carré’ı da memnun edecek bir mcguffin unsuru olarak kullanan Gabe Polsky, söz söyleme sanatını, etkileyici bir görüntü bombardımanını ve totaliter komünizme dair estetik öğeleri büyük bir uyum içinde kullanıyor ve Demir Perde’nin yıkılmasından sonra iki bloğu muktedirlerin favori sporu vahşi kapitalizm etrafında birleştiren şeyin aralarındaki fark olduğunu ortaya koyuyor.

 

’71 (YANN DEMANGE)

1971’de, yoğun çatışmaların yaşandığı Belfast sokaklarında, genç ve deneyimsiz bir İngiliz askeri aniden birliğini kaybeder ve tek başına kalır. Sonrası, karşılaştıracak olursanız After Hours’un (1985) çaresiz antikahramanının şanslı olduğunu düşündürecek korkunç bir olaylar dizisi. Ama Scorsese’nin klasiği bir komediydi, Yann Demange’ın çıkış filmi ise sadece amanvermez bir gerilim atmosferi yaratmakla kalmıyor, yıllarca sözkonusu bölgeyi bir savaş alanına dönüştürmüş olan şiddetin, o büyük trajedinin arkaplanını resmetmekteki ustalığıyla da dikkat çekiyor.

 

 

THE PICKS-