Mar 10 2015

Abel Ferrara


New Yorklu yönetmen Abel Ferrara'nın son filmi Pasolini’nin ilk gösterimi geçen eylülde Venedik Film Festivali’nde yapıldı ve Bone Magazine orada Ferrara’yla görüşme fırsatı buldu.

Nando Salvá

Abel Ferrara gibi bir yönetmenin, Pier Paolo Pasolini gibi bir yönetmene ilgi duymasını anlamak zor değil. 2 Kasım 1975’te Roma yakınlarındaki bir plajda gizemli bir biçimde öldürülen Pasolini ve 1952 doğumlu Amerikalı yönetmen Ferrara, politik ve kültürel sınırları zorlayan ve marjinalliği bağrına basan bir sinema anlayışını paylaşıyorlar. Üstelik Ferrara, bilinçli bir karamsarlığı yansıtan filmlerinde bugüne kadar hep Pasolini’nin de çok ilgisini çekecek konuları seçmiş bir sinemacı: Tecavüz, çürümüş cesetler, seri katiller, vampirce bağımlılıklar, uyuşturucu trafiği, kıyamet senaryoları ve üst düzey politikacıların dünyasındaki cinsel istismarlar olayları... New Yorklu yönetmenin son filmi Pasolini’nin ilk gösterimi geçen eylülde Venedik Film Festivali’nde yapıldı ve Bone Magazine orada Ferrara’yla görüşme fırsatı buldu.
 

Filminiz Pasolini’nin hayatının son 72 saatini anlatıyor ama Pasolini’nin ölümü üzerindeki gizemi aydınlatacak hiçbir şey söylemiyor. Neden?

Şu noktada o gece neler olduğu çok önemli gelmiyor bana. Adam ölü, söylediğimiz ya da yaptığımız hiçbir şey onu hayata döndürmez. Hayatta olduğu son saatlere odaklandım çünkü bir şeye odaklanmamız gerekiyordu; bütün hayatını 90 dakikada anlatmaya çalışmak saçma olurdu. Roma’da herkes Pasolini’yi kimin öldürdüğünü bilir; yani bildiklerini düşünürler tabii. Tıpkı Kennedy suikastı gibi onun ölümü hakkındaki sorulara da herkesin farklı bir cevabı vardır. Bu konuda spekülasyon yapmak İtalyanların milli eğlencesidir adeta. Bu konuyu ne kadar araştırırsam o kadar gerçekten uzaklaştığımı farkettim. O yüzden onun yerine Pasolini’nin yaşamının son günlerindeki ruh halini anlamaya çalıştım.

Sizce o günlerde Pasolini’nin kendisi de ölümünün yaklaştığının farkında mıydı?

Evet, ölümü belki en az onu şaşırtmıştır. Seks için sokaktan bulduğu tipler kiliseden ya da kolejden değildi, toplumun en pislik kesimiydi. Yaşamının böyle bir ölümle son bulması mantıklıydı sonuçta. Kendi kafasında kurguladığı bir olay gerçeğe dönüşmüştü adeta. Kurguladığı hikayeler de hep Roma’nın en karanlık sokaklarında dokunduğu, kokladığı ve tattığı şeylerle doluydu zaten.

Gerçek yaşamda saygı duyulan bir kişi hakkında film çeken her sinemacı için sözkonusu kişiyi aşırı idealize etme riski vardır. Bu riske karşı bir şey yaptınız mı?

Önceleri bunu çok kafama takıyordum. Onu bir aziz değil bir insan olarak resmetmek istiyordum. Ama onu tanıdıkça adamın gerçekten bir aziz olduğunu anladım! Şöyle söyleyeyim, onu tanıyan 100 kişiyle konuşun, hiçbiri size hakkında tek bir kötü söz söylemeyecektir. Hiçbiri! Bu gerçekten tuhaf. Örneğin beni 100 kişiye sorsanız bir sürü berbat şey duyarsınız. Ayrıca eserleri de onun hakkında çok şey söylüyor. Büyük bir yönetmen, büyük bir politik düşünce insanı, büyük bir şairdi... Ve dünyada annesini ondan daha çok seven kimse yoktur. Ben de annemi severim, ama o kadar değil.

Annesiyle yaşıyordu ve geceleri genç oğlanlar bulmak için sokağa çıkıyordu.

Evet, her sabah annesinin bir öpücüğüyle uyanırdı, sonra geceleyin çıkıp seks arardı. Ama yaşamının her iki alanı birbirini besliyordu. Herhangi bir ahlaki tabunun baskısını hissetmiyordu.

Sizce Pasolini İtalya’da neden hala bu kadar tartışma yaratan bir kişilik?

Onu yok etmeye çalışan bir ülkede, faşizmin göbeğinde yaşamış bir adamdı. Politik bir eylemciydi ve homoseksüel olduğu biliniyordu; 1975’te Vatikan’ın egemenliği altındaki İtalya’da bunu açık yaşayan ilk kişilerden biriydi. İnanılmaz bir cesareti vardı. Bütün yerleşik değerlere karşıydı. Toplumun baskısı arttıkça o daha da radikalleşti. Ve bence zaman geçtikçe eserlerinin gücü artıyor. Pasolini, Aristotales ya da Plato gibi biri; yaşadığı dönemde söyledikleri son derece güçlüydü ve bin yıl sonra da bir o kadar güçlü olacak. O bir kahindi.

Neden bir kahindi?

Daha yaşanmamış ama sonunda yaşanacak ve hala da yaşanmakta olan şeyleri anlattı. Büyük şirketlerin tacizkar gücünü örneğin. Televizyonun özellikle kötü bir etkisi olduğunu gördü ve Silvio Berlusconi gibi kodamanların egemenliğini çok önceden tahmin etti. Tüketimi özendirmenin faşizm kadar korkunç sonuçlar doğuracağını önceden gördü. İster varoştan olsun ister Romalı zengin bir aileden, beraber olduğu bütün adamların sadece kolundaki Rolex saati ve onu ondan nasıl alacaklarını düşündüğünü biliyordu. Günümüzde de aynı böyle. Hayat o zamanki kadar ucuz. Biri sana ait bir şeyi istiyorsa en iyisi onu ona vereceksin, yoksa almak için seni öldürür. Dün bir gazeteci Pasolini’nin filmlerinin modasının geçtiğini çünkü artık dünyanın yaşaması çok daha rahat bir yer olduğunu söyledi. Şaka yapıyorsun herhalde, dedim.

Günümüzün sinemacıları arasında Pasolini’nin varisi sayılabilecek biri geliyor mu aklınıza? Lars von Trier olabilir mi örneğin?

Lars von Trier mi? Lars hiç şiir yazdı mı? Politik bir eylemci mi? Pasolini’nin öldüğü sırada yapmakta olduğu gibi 1700 sayfalık bir roman yazmaya mı çalışıyor? Sanmıyorum. Pasolini hem entelektüel hem de sanatsal ve yaratıcı anlamda sürekli kendini geliştiren, ilerleyen biriydi. Ölümü, yaşamı boyunca şaheserler yazmış ve çekmiş olduğu için üzücü değil; asıl trajedi gelecekte yaratabileceği şaheserleri kaybetmiş olmamız. Çünkü bir daha asla onun gibi biri olmayacak. O bir aslandı; öbürleri, yani bizler tavşanız.

Peki ya siz? Pasolini ile nasıl bir kişisel bağınız var?

Onun sineması benim damarlarımda dolaşıyor. Benden bir kan örneği alıp bakın göreceksiniz. Ayrıca nasıl bir adam olduğunu biliyorum. Roma’nın onun dolaştığı karanlık sokaklarında ben de dolaştım, yalnız ben oğlanların değil uyuşturucunun peşindeydim. 20’li yaşlarımda Decameron’u izlediğimde aklım başımdan gitti. Bakın, bir sinemasever olarak Bergman dönemim, Antonioni dönemim, Dreyer dönemim oldu... Ama Pasolini her zaman benimleydi. Pasolini’ye olan tutkum neden hala gün geçtikçe artıyor? Bu film ile bunu anlamaya çalışıyorum.

Bir dönem porno çekmeye başladınız, birkaç yıl sonra Cannes’da kırmızı halıda yürüdünüz. Dönüp kariyerinize baktığınızda ne görüyorsunuz?

İlk gördüğüm, yapamadığım filmler. Bunlar bana hala büyük acı veriyor. Örneğin, kendi Jekyll and Hyde versiyonumu yapmak gibi güzel bir hayalim vardı ama asla gerçekleşmeyecek, asla istediğim gibi yapmama izin vermeyecekler. Kendimi öncelikle çalışan bir adam olarak görüyorum, hala yaşayan bir adam. Onca yıllık rock’n’roll hayattan sonra Tanrı’ya şükür ki sağlığım hala yerinde.

Aşırılıklarla dolu çılgın bir adam olarak da tanınıyorsunuz bir yandan. Bunun aslı var mı?

Herkes sinema işinin içindeki insanların rock yıldızları gibi olduğuna inanmak ister. Bir de son zamanlarda yönetmenler o kadar yavan tipler ki onlara her şey çılgınca geliyor. Benim de aşırılıklarım olmuştur evet ama Pasolini, Peckinpah ya da Orson Welles’le karşılaştırıldığımda rahibe sayılırım. İnsanların ne dediği umrumda değil zaten. Çılgınlık fazla büyütülüyor. En önemlisi kendine ihanet etmemek, kendini satmamak.

Siz bunu nasıl başardınız?

35 sene aynı ekiple çalıştım, bana göz kulak oldular. Çok sert çocuklardır, kendimi satmama asla izin vermezler. Satarsam ben de yüzlerine bakamam zaten. Ayrıca Pasolini ya da Buñuel gibi insanlara tapan birisi nasıl kendini satar ki? Film seviyorsan kendini satmak gibi bir seçeneğin olamaz. Bu aynı zamanda kişisel değerlerinle ilgili bir meseledir. Ben iğrenç bir kovboy zihniyetinin egemen olduğu bir ülkede yaşıyorum, berbat bir şey bu. Şiddet üzerine kurulmuş bir ülkeydi, şimdi şiddet saçıyor ve değişecek gibi de görünmüyor. Ne tür filmler yapmalıyım dersiniz?

Ama dürüstlüğün bedeli ağır, değil mi? Film yapmak sizin için hiçbir zaman kolay olmadı.

Birlikte çalıştığım bütün yatırımcıları batırdığım için gurur duyuyorum. Hepsini değil ama çoğunu batırdım. Benim gibi film yapıyorsan işin zor çünkü arazi ya da araba satmıyorsun, hayalini paylaşıyorsun. Hiçbir garanti veremezsin, filmini bitirebileceğine dair bile.

 

THE PICKS-