Aug 31 2015

Adrián Villar Rojas


14. İstanbul Bienali’nde sınırları zorlayan bir heykeltıraş: Adrián Villar Rojas. Dev heykellerinin benzersiz hikayelerini ve yapım süreçlerini dinledik.

Zeynep Sağır

Arjantinli sanatçı Adrián Villar Rojas, 14. İstanbul Bienali’nde bulunacak sanatçılardan biri; belki en çok dikkat çekecek olanı. Bir heykeltıraş düşünün; hayal gücünün, sahip olduğu imkânların sınırlarını zorlayıp ağızları açıkta bırakıyor. Sürekli fikir üreten, çalışmaya ve sanata aşık bir insan. Birbirinden yetenekli bir ekibe sahip; onların arasında çalışmak ve çalışmalarda birer iz bırakmak benim için çok özel ve anlamlı oldu. Serginin açılmasına sayılı günler kala, Adrian’ın dünyasını, sanatını ve düşüncelerini ondan dinleyin. Dünya çapında etki yaratacak işleri görmekten mahrum kalmamanız tavsiye olunur!

 

Bu yılki Bienal’in teması Tuzlu Su. Tasarım sürecinde neler hissettiniz? Bize heykeller ile ne anlatmaya çalıştığınız konusunda ipuçları verebilir misiniz?

Bence Troçki’nin 1929’da SSCB’den sınır dışı edildikten sonra üç yılını geçirdiği Büyükada’nın sembolik değerine saygı duymak hayati bir önem taşıyor. Bu ada sembollerden oluşan bir mayın tarlası gibi, verimli olduğu kadar zor bir yer. Buraya attığınız her şey, yaşadığınız her deneyim çevre tarafından cezalandırılabilir, lekelenebilir. Bu, sanat için güzel bir araç olmakla beraber aynı zamanda tehlikeli de. Ben anlamlara doğrudan ulaşmaktan hoşlanmıyorum. Bu perspektiften bakarak anlatmak benim ilgimi çekmiyor, daha çok sembolik, mecazi ve hatta mitolojik bakış açısıyla yapılan anlatımdan yanayım.

Stüdyonuzu ziyaret ettiğimde ilk dikkatimi çeken ve hatta beni oldukça şaşırtan şey, çalışmalarınızın büyüklüğü oldu. Hayal gücünün sınırlarının ötesine geçmeye çalışan tasarımlarıyla, inanılmaz derecede uzun ve oldukça ağır heykeller… Bu çalışmanın bugüne kadarki en büyük çalışmanız olduğunu söylemek mümkün mü?

Bence bu proje, genel olarak, imkansız aslında. Öyle ki, Türk insanı, hayal gücü ve esnekliği sayesinde, yapmaya çalıştığımız şeye tahammül edebiliyor; başka bir ülkede bunu gerçekleştirmek neredeyse imkansız olurdu.  Ayrıca bu projeyi, etkinliklerimin anlamlı sonu olarak görüyorum. Bu projeden sonra emekli olmaya hazırım.

Tek tek saymak yerine şöyle söyleyelim; ayakkabıdan ete, özel taşlara ve yurtdışından gelen kumaşlara kadar çok geniş bir malzeme çeşitliliği var. Bu çeşitliliğin sebebi nedir acaba?

Sadece ontik (tematik) değil aynı zamanda ontolojik bir seçimle (belirli tür varlıkları oluşturmamıza yarayan soyut varsayımlar), Dünya gezegeninin ve insan kültürünün bir uzaylı bakış açısıyla nasıl görüneceğini hayal etmeye çalıştım: tamamen yatay ve önyargıdan uzak bir biçimde. Malzemeler ve kaynaklara gelince, ortada bir değer ve tercih hesabı yok; tarafsız olup, uzaktan bakabilmenin derin haline adanmışlık var. Bu bağlılık zamanın kullanımında da bizlere yansır: uzak gelecek ve insanlığın yok oluşu; uzak geçmiş ve yaşamın kökeni. Bu ontolojik seçim yaklaşık on yıldır takip ettiğim yolları belirlemiştir. Araştırmamı ileri taşımak için kili, aşamalı olarak organik –bitkiler, kemik, tohum, kabuklar, kuş iskeleti, ahşap, fosil, toprak- ve inorganik –lastik ayakkabı, ip, metal, lastik, renklendirici- malzemelerle karıştırdım. Sonuç geçici objelerden kalıcı objelere doğru bir geçiş oldu: Durmaksızın şekillenen bir güç olarak zamanla bütünleşmiş, insan ömrü sona erdikten sonra dahi çalışmaya devam eden, yaşayan varlıklar. Çürümek, büyümek, çiçek açmak, gelişmek ya da yeni bir yaşamın türemesi – mantarda olduğu gibi – entropinin heykel malzemeleridir.

Son yıllarda göçebe yaşantımızın verdiği avantajla toplayıcı olmaya başladık. Böylece, yerel bölgelerden topladığımız malzemeler ve geçmiş projelerin kalıntıları ben ve takımımla birlikte bir sonraki durağımız neresi olursa olsun, dünyayı dolaşmaya başladı. Her şeyi tekrar kullanıyoruz, hatta yemek kalıntıları bile projemize organik malzeme olarak dahil oluyor. Projelerime ev sahipliği yapan bu ülkelerden aldığım yerel malzemelerin, benim dünyada oluşumun bir başka gösterim şekli olduğunu düşünüyorum: gezegeni malzemeleri taşıdığım bir yer olarak görmek gibi bir şey. Şimdi ürettiğim çoğu parça farklı ve uzak ülkelerden alınmış organik malzemelerden oluşuyor. Tüm bu parçalar imkansız oluşumlar. Birleşik Arap Emirliklerinden İstanbul’a eşsiz bir salyangozu getirmek ne anlama geliyor? Ya da Kuzey Kore’den New York’a toprak getirmek? Bunlar bir açıdan da bir yerden diğerine nakledilen hastalık gibiler. Bunun açık bir örneği bu yıl elliden fazla çömlekçi kuşu –Arjantinin ulusal kuşu- yuvasının Havana’ya, Küba’ya taşınmasıdır. Buralarda 12. Havana Bienali kapsamında bu yuvalar pek çok evin dış cephesine monte edildi ve şehrin tüm mimarisinde kullanıldı. Böylece bu tipik Arjantin kuşu tarafından inşa edilen toprak fırınıyla şekillendirilmiş yuvalar Havana’da bienalden çok daha uzun süre kalmaya devam edecekler. Tüm bu zaman içinde iklime ve diğer şartlara karşı uzun süre dayanabilecekler ve belki de bazı Küba kuş türlerini yeniden eğitecek ya da davranışlarını değiştirecektir. Bu deneyim dünyanın pek çok yerinde tekrarlanıyor. Bu Arjantinli kilden yapılma yuvaya gelince, ben daha önce Arjantin dışında hiçbir yerde yer almamış bir tür yapıyla dünyayı sarıyorum. Bu, gezegenin görünüşünün sessiz ve inceden bir değişimi gibi bir şeydir.

Yaratım sürecinde sizi etkileyen şeyler nelerdi ve bunlar heykellerinize nasıl yansıdı?

Süreç her şeydir. Heykeller bu sürecin yalnızca yan ürünüdür ve hatta kalıntılarıdır. Ben onlara “heykel” bile demezdim çünkü bu aslında beni hiç ilgilendirmiyor. Ben onlara uzay zamanı koordinatları boyunca gelişen düşünce sürecinin yan ürünleri –ontik refraksiyon- derdim. Bu defa 2015’te Büyükada oldu, gelecekte başka bir yıl, başka bir yer olacaktır.

İnanılmaz bir ekibiniz var, hepsi yetenekli ve çok çalışıyorlar. Şu ana kadar yapılan çalışmalar ne kadar başarılı olduğunuzu gösteriyor. Çalışmalarınıza farklı bir elin değmesinin onun büyüsüne katkı yaptığına inanıyor musunuz?

İnsanlık inanılmaz bir ‘ekip’ değil mi? Hatta insanlığın birden çok kere kendini yok olma sürecine getirdiğini göz önüne alırsak, onu sürekli zorlayan (ve homojen bir süreç olmayan), her insan ya da toplum için aynı olan ‘evrimsel baskıya’ (yaşamasına ve üremesine karşı olan engellere) karşılık vermeye çalışan insanlık yine de hala var. Dünya böylesine karmaşık bir gerçeklikten oluşmuyor mu? Bence bu düşünce tüm insanlık girişimleri için geçerli. Başarı ya da süreç, her ne anlama gelirlerse gelsinler, benim sistemimin tamamen dışında olan kategorilerdir. Göçebe sergim, çalışma arkadaşlarımın, onlara adeta çalışanlarımın fiziksel ve psikolojik dayanıklılığını ölçmeye çalışan bir yönetici gibi verdiğim farklı formatta görevler dizisi –çizimler, açıklamalar, planlar- içinde doğaçlama yapan aktörler haline dönüştüğü teatral bir alan olarak faaliyet gösteriyor. ‘Aktörlerimin’ ürettiği materyal cisimler (heykeller, şekiller, resimler, çizimler, yapılar) bu prova ve doğaçlamalardan arta kalanlardır fakat –tiyatroda olduğu gibi- bu sürecin çoğu sonsuza dek kaybolur.

Bienal’den sonra çalışmanız başka ülkelerde de sergilenecek mi?

2015 yılı içinde iki solo sergim daha olacak: Eylül’de New York’taki Marian Goodman Gallery’de; Kasım’da İtalya, Turin’deki Fondazione Sandretto Re Rebaudengo’da.

THE PICKS-