Nov 19 2014

Ali Elmacı


Sanatçının sisteme ironik bir çerçeveden bakan portrelerinde çekici ve itici, samimi ve tehditkar, kutsal ve kitsch tüm çarpıcılığıyla bir arada.

Zeynep Erekli

Ali Elmacı’nın gözümüzün içine bakan portrelerini okumak, resimlerindeki alfabeyi çözebilmek için önce bugüne kadar yaptığı işlere bir göz atmak gerekir. 2011 yılında x-ist’te açtığı ilk kişisel sergisi ‘Miras Babadan Oğula Geçer’de, günümüzdeki güven kaynaklarının başında gelen aile ve para kavramını ele almıştı. 2012 yılındaki ‘Ateşinle Koru Beni’ sergisinde, güven dayanaklarını bireyselden toplumsala kaydırarak, devlet; birey ve medya üçlüsünün dinamiğini, korkuyla manipüle edilen toplumu ana meselesi olarak işledi.

x-ist’teki üçüncü kişisel sergisi ‘Onu Öldür Beni Güldür’de ise Elmacı, otorite sahiplerinin yeni nesli şekillendirme taktiklerini, eğitim politikaları üzerinden tartışıyor. Elmacı, gerçeküstü karakterleri ve detaylarla zenginleştirdiği sembolik anlatımı sayesinde, vadedilen geleceğin yanıltıcılığını, gerçek ile görünen arasındaki uçurumu vurguluyor.

‘Onu Öldür, Beni Güldür’ sergisindeki fantastik sahnelerde, bal yapan eşek arılarına, abaküse takılmış kurukafalara, bağırsak şeklindeki sarıklara ve gözünü izleyiciye dikmiş huzursuz çocuklara rastlıyoruz. Çekici olanla iticiyi, samimi olanla tehditkarı, doğalla yapayı, kutsalla kitsch’i bir arada seyrederken hangisine inanacağımızı şaşırıyoruz. Elmacı’ya göre, medya üzerinden bize sunulan imajlar, aynı bu resimler gibi kolaj ve kurguyla tasarlanıyor. Gerçeklerin manipülasyonu ile elde edilen hikayeler, güç ve güven sembolleri ile donatılarak, altın tepside önümüze sunuluyor. Elmacı, her iktidarın kendi politikalarını kabul ettirmek adına ilk müdahale ettiği alanın eğitim sistemi olduğunu ifade ediyor. Sergi başlığından da anlaşıldığı gibi, taraflı düşünce bir seçenek olmaktan çıkıp, hayatta kalmanın tek koşulu gibi gösteriliyor.

Ali Elmacı’nın yeni tuvalleri ve desenleri ile bir de heykel içeren sergisi ‘Onu Öldür Beni Güldür’, 20 Aralık’a kadar x-ist’te görülebilir. 

Son kişisel sergin ‘Ateşinle Koru Beni’, 2012’deydi. O dönemden bugüne nasıl geçti zaman?

Yoğun biçimde çalışarak geçti diyebilirim. 2013 yılında Contemporary İstanbul sanat fuarında galerim x-ist’in her yıl başka bir sanatçısının projelerine ayırdığı özel bölümde, benim ilk kez seyirci karşısına çıkan desenlerim, heykellerim ve tasarımını bu proje için özel olarak yaptığım duvar kağıdının da dahil olduğu çalışmalarım ‘Beni Aradığın Yerde Değil, Unuttuğun Yerde Bulursun’ ismiyle yer aldı. Aslında bu proje bir bakıma küçük ölçekli bir sergiydi benim için. Bunun yanı sıra Istanbul INN London fuarında da çalışmalarımla yer aldım.

‘Onu Öldür Beni Güldür’, çok güzel bir sergi ismi. Nereden esinlendin?

İşlerime isim koyarken oldukça ince eleyip sık dokuyorum. Verdiğim ismin işlerimdeki bütünlüğe hizmet etmesinin yanı sıra ironik ve akılda kalıcı olmasına özen gösteriyorum. Yani sergilerime isim koyarken esin kaynağım çalışmalarım oluyor. İsimlerin de en az işlerim kadar ironik ve akılda kalıcı olmaları önemli benim için.

‘Onu Öldür Beni Güldür’, yine içinde yaşadığımız toplumun ve çağın çarpık sistemlerini odağına alıyor. Kısaca anlatır mısın serginin derdini?

Bu sergideki çalışmalarım iktidar-eğitim politikaları arasındaki ilişkiyi ele alıyor. İktidar, bireyleri özgürleştirici bilimsel bir eğitimden geçirmek yerine, biat eden bir kitle oluşturmanın derdinde. Dolayısıyla eğitim gitgide iktidarın propaganda alanına dönüşüyor. Yeni eğitim politikalarıyla bir nesil adeta baştan yaratılıyor. Resimlerimde bu toplum inşasından nasibini almış, biat eden birey ile iktidarın hastalıklı ve tehlikeli ilişkisini inceledim.

Tuvallerindeki insanlar kim? Nerede yaşıyorlar, neler yapıyorlar, nasıl insanlar onlar?

Ben çirkinin ve kötünün resmini yapıyorum, yani otoritenin. Onların da nerde yaşadıkları zaten malum!

Adalet ve eğitim sisteminin, çevre politikalarının, belediyeciliğin, vs. kısaca toplumu bir arada tutan yapıtaşlarının kusursuz işlediği ütopik bir şehirde yaşasaydın, sence resimlerin ne üzerine olurdu?

Yani bu yapıtaşları ne kadar kusursuz çalışırsa çalışsın bir otorite var demektir. Onun olduğu yerde de varlığını sürdürmek için; kitleleri normalleştirecek, ayrıştıracak, dışlayacak, gözetleyecek olması da su götürmez bir gerçek. İnsanın olduğu yerde çirkinliğin olmamasına imkan yok.

Her şeye rağmen İstanbul ve Türkiye” diyenlerden misin, yoksa bir fırsat yaratırsan yaşamını yurtdışına taşır mısın?

Burası benim memleketim, burada yaşamak isterim. Ancak çalışmalarıma bir süreliğine yurtdışında devam etmek de sıkça gündemime geliyor.

Sergide kaç eser göreceğiz?

Biri heykel olmak üzere toplam 20 işim yer alacak. İzleyiciyi kavrayacak, düşündürtecek çok yönlü yoğun bir sergi olmasını istedim.

Bu eserler nerede üretildi, atölyen nerede?

Kadıköy Yeldeğirmeni’ndeki atölyemde üretildi.

Sence sanatçı, doğası itibariyle muhalif olmalı mıdır?

Kesinlikle öyle olmalıdır. Sanat otoritenin boyunduruğuna girmeyip, tam tersini çağrıştırdığı ölçüde başkaları üzerinde daha da etkin olabilir. Tabii mesele kitleleri etkilemek değilse de sanatçının bir derdi varsa zaten kendini ifade etme yolları arar. Bu dert de içinde bir miktar muhalifliği barındırır.

Son zamanlarda seni en çok etkileyen olay ne oldu?

Neredeyse tüm devlet okullarının başta İHL olmak üzere çeşitli meslek okullarına dönüştürülmesi oldu. Serginin temasını oluştururken bu durum bu kadar gündemde değildi ama son eğitim-öğretim sezonunda yapılan değişikler ile ayyuka çıktı.

Son zamanlarda işlerini hayranlıkla takip ettiğin sanatçılar kimler?

Çalışmalarını severek takip ettiğim birçok sanatçı var. İlk aklıma gelenler; Ansen, Ellen Altfest, Burhan Kum, Burcu Perçin, John Currin, Yaşam Şaşmazer, Marc Quinn...

Kendini bundan on sene sonra nerede ve ne yaparken hayal ediyorsun?

Dünyanın çeşitli yerlerinde sergiler yaptığımı, kendimi farklı araçlarla farklı coğrafyalarda da ifade ettiğimi görüyorum.

THE PICKS-