Sep 09 2009

Bora Aksu


Türkiye’den İngiltere’ye, müzikten sinemaya günümüzün en etkin tasarımcılarından biri karşınızda.

Arda Savcı

Türkiye’nin uluslararası moda platformundaki gurur kaynağı Bora Aksu, Central Saint Martins’deki mezuniyet defilesinden sonra moda dünyasının göz bebeği haline geldi. Londra’da yaşayan tasarımcıyla, ilham perileri ve trendler üzerine..

 

Kariyerinizin ilk adımlarını İngiltere’de attınız. Bu tercihinizi ülke mi, şehir mi, yoksa okul mu belirledi?

Modanın artık mesleğim olması gerektiğini ve hobi dışında bir şey olduğunu anladığımda, tam eğitim almalıyım diye düşündüm. Belki bunu işin mutfağında da öğrenebilirdim ama istemedim. O sırada Londra’da yaşayan bir arkadaşım vardı, London College of Fashion’a giden. Bana hep, “Sen neden Londra’ya gelmiyorsun?” derdi. Rıfat Özbek’in de mezunları arasında yer aldığı Central Saint Martins’i önerdi. Burası aklımda hep vardı. Sonradan bir takıntıya dönüştü ve o yol ayrımlarından birinde, ne olacağını bilmeden bavullarımı toplayıp gittim.

2009-2010 sonbahar/kış koleksiyonunuz geçtiğimiz mart ayında, Londra’daki Viktorya döneminden kalan Science Museum’da tanıtıldı. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Science Museum’u, özellikle de o defilenin yapıldığı büyük odayı çok beğenirdim zaten. Ama defile mekanı anlamında daha önceden mümkün olmamıştı. Çünkü defilelerin birbirine yakın yerlerde yapılması gerekiyor. Son defilede British Fashion Council ile ortak bir çalışma yaptık ve defile mekanın tam ortasına düştü, bu yüzden de çok rahat gerçekleşti.

Koleksiyon hazırlarken çıkış noktasını nasıl belirliyorsunuz? Fikirden üretime geçiş aşamasındaki o zihinsel süreçten biraz bahsedebilir misiniz?

O aslında biraz karmaşık. Bazen koleksiyonlar arasında kesin, net çizgiler olmuyor. Bazen bir koleksiyon biterken aslında bir diğeri başlamış oluyor. Veya birinde üstünde çok az durduğunuz fikir sonraki koleksiyonun ana teması olabiliyor. O anki ruh haliniz, tanıştığınız insanlar, gördüğünüz filmlerse diğer etkenler... Moda benim için daha çok görsel bir dünya; görsel şeylerden esinleniyorum. 70’lerin filmleri beni çok etkiliyor, özellikle de renk paleti.

Öne çıkan filmler hangileri?

‘Picnic at Hanging Rock’ vardır, Avustralya filmi. Bence film olarak çok güzel değildi ama styling olarak çok başarılıydı; ‘Eyes of Laura Mars’ yine styling olarak çok iyi sunulmuş bir film. Sanki kahverengi bir filtre konmuş gibi filmlerin üzerine; bütün renkleri soluklaştırıyor bu... 80’lerde bir aydınlık gelirken filmlere, 90’larda ve 2000’lerde de teknoloji her şeyin yerini aldı.

Müzikten besleniyor musunuz?

Müzikten de besleniyorum. Müzik olarak benim bir 70’ler takıntım var. Velvet Underground, Nico gibi... Özellikle duyguyu hissedebileceğim çalışmaları çok beğeniyorum. Mesela Community of Sound vardır Londra’da, çok underground bir grup. Onların müziğini çok beğeniyorum. Ama bunlar hiçbir zaman ‘mainstream’ olamamış insanlar.

Tasarımlarınızda kadın bedenini gerek tensel gerek biçimsel açıdan öne çıkaran çizgiler var.

Kıyafet tasarlarken, mutlaka feminen olması gerektiğini düşünüyorum. Benim için feminenlik sadece fırfırlar, danteller değildir; mesela, dantel bir elbisenin üzerine bir erkek ceketi giymiş, bu tip kontrastları yakalayabilen bir kadın… Bence feminenliğin başka bağlamlarından ödünç alınan birtakım kıyafet ve aksesuarlarla kırılabiliyor olması lazım. Koleksiyonlarımda da her zaman, çok feminen bir konuyu işliyorsam –mesela Viktorya dönemine has bir korse veya iç çamaşırı- onu muhakkak punk veya erkek terziliği gibi detaylarla kırmak istiyorum. Her zaman kontrastların daha iyi sonuçlar vereceğine inanıyorum.

Trendleri takip ediyor musunuz?

Böyle bir kaygım olmuyor. Trendlere kesinlikle karşıyım ve bence herkes de karşı olmalı, derdim. Ama artık şunu fark ediyorum ki, trendler sadece moda için değil, yaşadığımız dünyanın spesifik bir dönemde geçirdiği değişimlerle ilgili aslında. Bunlara gözünüzü kapatıp kulaklarınızı tıkayarak, yaşadığınız dünyaya kayıtsız kalıyorsunuz. Ben trendlerin bir yaptırımdan ziyade, bir veri olması gerektiğini düşünüyorum. Zaten artık her şey moda; müşterinin ʻseçmek’ istediği bir dönem yaşıyoruz. Trendleri takip eden insan çok kalmadı; veri olarak alıp onu kendi kişiliğiyle birleştiren bir moda akımı var. Ve işte doğru olan da bu.

Kim ya da ne için tasarlamak isterdiniz?

ʻBlade Runner’ gibi, aslında fütürist olan ama retrodan çok element alan bir film için tasarım yapmayı çok isterdim.

THE PICKS-