Mar 07 2014

Charles Atlas


Video sanatçısı, yönetmen, aydınlatma, ses ve kostüm tasarımcısı Charles Atlas, büyük ölçekli video yerleştirmeleriyle teknoloji ve sanata dair farklı bir bakış yakalıyor.

Lara Ögel

Charles Atlas, dans, tiyatro, performans sanatlarını video mecrasıyla yorumlayan fazlasıyla üretken ve öncü bir sanatçı. 7 Mart – 25 Mayıs arasında SALT Beyoğlu’nda sergilenecek ‘MC⁹’ isimli 9 kanallı video yerleştirmesi, 40 yılı aşkın bir süre beraber çalıştığı koreograf Merce Cunningham ile ürettiği 21 videodan oluşan bir çalışma. Türkiye’de ilk defa gösterilecek olan ve SALT’ın konumuna göre yeniden düzenlenen yerleştirme, 2009’da kaybettiğimiz Merce Cunningham’ın anısına seneler süren, üretken işbirliklerini öne çıkaran ve deneysel ses ve yerleştirme tekniklerini seyirciye takdim eden bir iş. Cunningham ile ilişkisi, teknolojinin getirdiği deneysellik, zaman, mekan ve şans üzerine konuşmak için Charles Atlas ile bir araya geldik.

 

SALT Beyoğlu’nda sergilenen projenizden bahseder misiniz?

İşin ismi MC⁹ ve son zamanlarda yaptığım çalışmaların birçoğu ile aynı eksende, çok kanallı büyük boy bir yerleştirme. Yıllardır çeşitli işler ürettim, çoğu oturup izlenen filmlerden oluşuyordu ama şimdi işlerimi müzeler ve sanat galerinde daha farklı bir düzende sergilemeye başladım. Farklı mekan ve beklentiler ile işlerin sunumu da dönüştü. Hollanda’da bir müzede çalışmalarımı sergileme fırsatım olduğunda çok kanallı, insanların içinden yürüyebileceği bir yerleştirme üzerine çalışmak istemiş; fakat tek bir parçanın mı, tek bir dansın mı ya da tek bir sanatçının mı üzerine çalışacağıma karar verememiştim. Merce’i yakın zamanda kaybetmiştim ve onunla epeyce iş üretmiştik, böylece onun anısına, ürettiğimiz işler etrafında bir şey yapmaya karar verdim.

İşin sunumunda mekan anlamında yön değiştirmek durumunda kaldınız mı?

SALT’ın mekanı, yerleştirmenin bir önceki ayağının olduğundan tamamen farklı. Bu işi üçüncü kez gösteriyorum. İlk gösterim Hollanda’da gerçekleşmişti. Farklılıklardan keyif alıyorum. İşin yerleştirmesinde değişik yönlere gittim çünkü birden fazla monitörle projeksiyon kullanıyorum. Ayrıca mekan tek bir üniteden oluşmuyor, iki odalı bir sergi alanına benziyor. İşin tek mekanda dönmesinden ziyade, iki mekan arasında bir bütünlük ve akış olmasını istediğimden montaj ve ses elementlerinde bir takım değişiklikler yaptım.

Yönetmen olarak rolünüzden bahsedebilir misiniz?

Televizyon filmlerinde ve belgesellerde yönetmenlik yaptım. Genelde insanlara ne yapacaklarını söyler ve her şeyin organize olmasını sağlarsın. Çok sayıda belgesel çekmedim, çektiklerim de epeyce kişisel işler oldu. Art21 için danışman yönetmenlik yaptım ve bir de daha uzun metrajlı çalışmam olmuştu, ama bu işler çok standarttı. Farklı sanatçılar için yapılan, çok da yaratıcı olmayan işlerdi. Kendi stilimi empoze etmek de haksızlık olurdu. Son 5 yıldır büyük ölçekli yerleştirmeler üzerine çalışıyordum, eski işleri gösteriyordum ve yeni projeler yapmak istiyordum. Ve yeni iş yaptığımda da daha önce yapmadığım bir şey olsun istedim, bu yüzden birtakım kurallar koydum üretime. Yaptığım bir başka şey ise canlı kurgu; bunu yerleştirme, sanatçı ve müzisyen işbirlikleri, VJ’lik gibi farklı bağlamlarda uygulamaya çalışıyorum. Çok yöne doğru açılıyorum ama hiçbirini o işte çok iyi olacak kadar yapmıyorum!

Yerleştirmelerinizi deneyimlemede izleyicilerin pozisyonu nedir?

Kendimi izleyici yerine koyuyorum. O yüzden izlemeyi seçeceğim işler yapıyorum. Dikkatim çok çabuk dağılıyor, çok fazla aktivite ile uğraşıyorum ve bu epeyce konsantrasyon gerektiriyor. Canlı kurgu 2003’ten beri teknolojinin sağladığı bir olanak. Son 10 yıl boyunca her şey çok gelişti, daha kaliteli görsellerle çalışabiliyorum ve daha hızlı bir mekanizmam var, ama hiç stadyum büyüklüğünde bir iş yapmadım.

Stadyum büyüklüğünde bir iş... Harika olmaz mıydı?

Bir keresinde Kanye West böyle bir şey istemişti. Bir pazar günü, bir sonraki hafta yapılacak bir konser için aradılar ve ben o gün Meksika’ya gidiyordum. Ben de “müzik nedir, ne yapmamı istiyorsunuz?” diye sordum. “Sen ne yapıyorsan onu yap,” dediler; sanırım Kanye, ‘Turning’ filmimi izlemişti. Sonra benim yapmak istediğim proje onlara çok komplike geldi ve benim uygulayacağım işin bir imitasyonunu kendileri yapmaya karar verdiler.

Bahsetmek istediğiniz yeni projeler var mı?

Önümüzdeki yıl için büyük, teknolojik bir projem var. Canlı, üç boyutlu video ile çalışacağım ve dansçıların da olmasını istiyorum, o yüzden şu anda ekibi oluşturmakla uğraşıyorum.

Bu  yeni projenin Merce Cunningham ile yaptığınız işbirliklerine benzer bir dili olacak mı?

Tabii ki aynı dile sahip olması mümkün değil. Merce ve ben birçok şeyi, uzun bir zaman dilimi içinde beraber öğrendik. Birlikte uyumlu çalıştık ve onun gibi biri bir daha olmayacak. Ayrıca her sanatçı bu şekilde işbirliği yapamayabilir. Bazı sanatçılar kontrolü başkasıyla paylaşmaktan rahatsız olabiliyorlar. Böyle bir durumda uyarı sinyallerini fark ettiğimde aksi yöne gidiyorum. Ama Michael Clark ile birlikte bir video projemiz var, yaklaşık 20 yıldır beraber böyle bir şey yapmamıştık. Bu proje için Florida’ya gidiyoruz.

Canlı kurgu, pratiğinizi nasıl etkiledi?

Canlı kurgu yapmaya başlamadan önce Rainer Variations isimli çok detaylı bir parçayla uğraşıyordum. Kurgu odasında epeyce yalnızlık çektim, tek başıma çalışıyordum ve karar aşamasındaydım, bu noktada yeterince zaman verebilirsem iyi bir iş çıkartabileceğimi biliyordum. Yaptığım şey sadece zamanla ilgiliydi ve kendimi bu bağlamdan özgür kılmak istedim. Tam o dönemde canlı kurgu ile uğraşmaya başladım. İlk başlarda epeyce gergindim, çünkü ben bir performans sanatçısı değilim ve heyecanla yapmayı bildiğin her şeyi unutuverebiliyorsun. Ama artık daha iyiyim. Bazı şeyleri kontrol edemiyorsun, şans ile epeyce oynamak durumunda kalıyorsun ve bu eğlenceli! Karşına bir şey çıkıveriyor ve onu başka bir leye dönüştürmeye çalışıyorsun, epeyce keyifli olabiliyor. Ve, evet, üretimimi çok etkiledi. Canlı kurgudan sonra geriye dönüp baktığımda elle tutulur bir iş üretmediğimi, insanlar işleri görmek istediklerinde onlara gösterebileceğim bir şey olmadığını fark ettim, çünkü işler canlıydı. O zamandan beri hem canlı kurgu hem de başka projeler ile meşgulüm. John Cage ve Merce Cunningham ile çalışmaya başladım çünkü işi şansa bırakma fikrini tamamen kabullenemiyordum. Merce daha iyiydi bu konuda ama ben değildim; pratiğim buna izin vermiyordu. Şimdi sanatsal kariyerimin sonlarına doğru yaklaşırken tam bir John Cage’e dönüştüğümü görüyorum: Tamamen şans ile çalışıyorum! Geçmiş pratiğime bakılırsa bütün elementleri karıştırmak çok normal geliyor. Hala bir işi tüm kontrol bendeyken yapmaya odaklanabiliyorum ama bazen de yapamıyorum. İstemek ve yapamamak arasındaki şans payı iyi geliyor.

En sevdiğiniz şehir hangisi?

New York. Hep orada yaşadım. Londra, Paris, Kopenhag, Amsterdam gibi birçok şehirde zaman geçirdim. Ama New York dışında hiçbir yerde yaşamam. Meatpacking bölgesinde oturuyorum. Artık evden de çıkmıyorum, bazen günlerce evde kalıyorum. New York’ta ihtiyacın olan her şey kapına gelebiliyor. Zaten evde çalışıyorum, stüdyom da evimin içinde. Eskiden haftada 4-5 gece çıkardım ama artık bunu yapmıyorum.

Neleri izlemekten hoşlanıyorsunuz?

Televizyon dizileri izlemeyi seviyorum ve hepsini izlerim. Danimarka dizisi Borgen merakla takip ettiğim dizilerden. Amerikan televizyonunda da iyi diziler var, HBO dizileri mesela. Şu sıralar film senaryoları çok tahmin edilebilir. 90 dakikada ne yapılabilirse onu yapıyorlar ve konu dışı detaylara asla girilmiyor, hep konuya odaklı.

THE PICKS-