Apr 27 2016

Conrad Bodman ile ‘Dijital Devrim’


Zorlu PSM’deki ‘Digital Revolution’ sergisinin küratörü ile dijital yaratıcılık ve gelecek üzerine zihin açıcı bir sohbet.

Su Sonia Herring

Şu sıralar British Film Institute’da Uluslararası Program İlişkileri’nin başında yer alan Conrad Bodman, kendini defalarca kanıtlamış bir küratör. Öncesinde Londra’nın önemli sanat merkezlerinden Barbican Centre ve Australian Centre for the Moving Image (ACMI)’de görev alan isim, son bir aydır bizi dijital devrimle tanıştıran projenin de fikir babası ve küratörü. Conrad Bodman ile dijital yaratıcılık, gelecek ve elbette Türkiye’deki ‘Digital Revolution’ sergisini konuştuk.

Digital Revolution, 12 Haziran'a kadar Zorlu PSM'de ziyaret edilebilir.

 

Dijital sanat 1950’lerde başladı ancak son yıllarda adı geçmeye başladı. Tanınması neden bu kadar uzun sürdü?

Güzel soru. Erken dönem işlerin neredeyse yok sayılmasında birçok etken var. Her şeyden önce işleri sergilemek zordu; müzeler ve galerilerin bu tip teknolojiye alışması vakit aldı. Digital Revolution (Dijital Devrim) sergisi de bu nedenle 1950’lerdeki işlere kadar gidiyor. Dijital sanat o dönemlerde çok az gazetede, dergide yer buluyordu, popülaritesi asıl 2001-2002 yıllarında arttı ve bugün bildiğimiz seviyeyi görmeye başladı. Serginin de tarihsel bir dayanağı var, güncel işlerin yanı sıra serginin başlangıcı 1950’lerden 1980’lere uzanan süreci kapsıyor.

Başlangıç dönemi işleri sergiye taşımak bizim için zor bir süreç oldu, çünkü o döneme ait yazılım ve donanımın aslına ulaşmamız gerekiyordu. Sadece orijinal donanımda çalışan yazılımı ve bu yazılımı yazan sanatçı ve programcıları bulmamız gerekti. Dijital eserlerin korunması, somut eserlerden daha zor oluyor.

Umbrelium, Assemblance, 2014. Photograph: Greg White


Dijital Devrim sergisi fikrinin oluşmasıyla, projenin hayata geçmesi nasıl gelişti?

Sergi fikri kafamda ilk kez 2012’de oluştu, bunu bir projeye dönüştürmem birkaç yıl sürdü. Başta üzerinde tek başıma çalışıyordum, ilerledikçe etrafında bir ekip oluştu. Son bir senesini yazılım ve donanımları bularak ve sanatçılarla çalışarak geçirdik. Sergide yalnızca sanatçıların işlerini ele almadık; video oyunları, tasarımcılar, film yapımcıları, online ve offline çalışan insanların da işleri var. Dijital araçlarla yaratılan birçok işi kapsayan bir sergi bu.

Video oyunu demişken, dijital sanat evreninde oyunlar nerede yer alıyor?

Oyunların sanat olup olmadığıyla ilgili birçok tartışma devam ediyor; bana sorarsanız tıpkı film endüstrisinde olduğu gibi oyunlar da sanatsal ve ticari olarak kendi aralarında ayrılıyor. Tüm oyunları aynı kategoride değerlendirmek, bağımsız sanat filmlerini, Hollywood gişe filmleriyle karşılaştırmak gibi olur. Tüm oyunlar sanat değil, bu nedenle biz en sanatsal bulduklarımızı sergiye dahil ettik. Örneğin Minecraft gibi önemli oyunlara yer verdik; Minecraft’ta birden fazla oyuncu, beraber çalışarak, yeni dünyalar inşa ediyor. Bence daha fazla müze ve galerinin oyunları yaratıcı bir pratik olarak ele alması gerekli.

Şu an Londra’daki British Film Institute’da Uluslararası Program Direktörü olarak programımıza daha fazla oyun dahil etmek üzerine çalışıyorum. Oyunlar da en az sinema, görsel efektler ve TV kadar kapsamlı ekran kültürünün önemli bir parçası.


Etkileyici özel efektler dışında sizce dijital gelişmeler sinemayı nasıl etkiliyor?

Bence dijital gelişmeler sinemayı tümüyle değiştirdi. Günümüzde gerçek ‘film’ izleyebildiğiniz az yer var, aslına bakarsanız genç insanların çoğunluğu hiç bir filmi projeksiyonda izlememiş, yalnızca dijital formatta deneyimlemiş. Sergide film yapımını ele almıyoruz ama bence dijital teknoloji film yapımını kökten değiştirdi, artık filmler çok daha kolay bir şekilde dünyanın birçok yerine ulaşıyor. Görsel efektler de bu teknoloji ile çağ atladı; bu konuda özellikle ‘motion capture’ ilgimi çekiyor. Elbette artık cep telefonlarıyla bile film çekebiliyorsunuz ki bu akıl almaz bir gelişme, daha fazla insan, daha az maliyetle film çekebiliyor.

Bütün sanat formlarının dijitalleştiği bir gelecek olacak mı?

Hayır olmayacak. Bence sanatçılar dijital teknolojilerden giderek daha fazla yararlanacak; ancak hiçbir zaman bir medya formu diğerini tümüyle yok etmez. Christian Marclay gibi hala kağıt ve ışıkla çalışan sanatçılar, albümlerini plak formatında çıkaran müzisyenler ve 35 mm ile film çeken Christopher Nolan gibi yönetmenler var. İnsanlar video ile giderek daha fazla deneyler yapıyor; asıl olay da bu. Analog veya dijital, insanların asıl ilgilendiği yaratıcılık. Dijital dünyanın tümüyle sanatı ele geçireceğini düşünmüyorum ama sanat dünyasını daha fazla insana açacağı kesin. YouTube zaten bunu yapıyor, artık gerçek anlamda uluslararası bir paylaşım var, Türkiye, Ukrayna veya Hindistan, istediğimiz malzemeye kolayca ulaşabiliyoruz. Dijital bize çok daha karmaşık bir dünyada ilerlemenin yolunu açtı ki bunun acayip ilgi çekici olduğunu düşünüyorum.


Treachery of Sanctuary, 2012, Chris Milk  Photograph: Bryan Derballa

Sergideki işlerden Treachery of Sanctuary (Mabede İhanet) yaratıcı anlamda neyi temsil ediyor ve dijital olarak neden önemli?

Dijital açıdan önemli çünkü geleneksel hiçbir yöntem kullanılmadan, baştan aşağı kodlarla tasarlanmış bir iş. Benim için anahtar nokta, bulunduğunuz alanla fiziksel bir interaksiyona girmenize izin vermesi; işle ilgili en çok ilgimi çeken nokta bu. Tıpkı sahne alan bir performans sanatçısı gibi belli bir ölçüde işi kontrol ediyorsunuz ve bunun bir bölümünü de ses yoluyla hissediyorsunuz. Derin bir baslara sahip bir parça eşliğinde ses dalgalarını resmen bedeninizde hissediyorsunuz, işin kendisini neredeyse içgüdüsel bir biçimde algılıyorsunuz.

Ekrandan çıkıp, fiziksel deneyimlere dönüşen eserler ilgimi çekiyor. Bence dijital teknolojiyle çalışan yaratıcı insanların karşılaştığı asıl zorluk bu; ekrana veya görsel dünyaya hapsolmak. Peki dijitalin mimari çevremize veya içerisinde bulunduğumuz alana nasıl bir etkisi var? Dijitalin geleceğinde benim için asıl büyük soru bu. Görsel dünyanın gerçek dünyayla karıştığı melez bir alan/gerçeklik. Ekran ile gerçek çevremiz arasındaki alana odaklanan sayısız yeni teknoloji ortaya çıkıyor. Treachery of Sanctuary de bizi dijital teknolojinin gelecekte varabileceği noktalarla ilgili düşündürüyor. Yaratıldığı yıl, 2012 için oldukça iddialı bir eser, Chris Milk bu işiyle ilk defa ekrandan ve internetten çıkarak gerçekliğe adım attı.

Sergideki diğer favori eserler hangileri?

Umbrellium adlı yaratıcı grubun lazerlerle yaptığı ‘Assemblence’, dijitalin yardımıyla nasıl daha etkileyici galeri deneyimleri yaratılabileceğine muhteşem bir örnek. Karanlık bir odada yer alan, ışıklardan oluşan şekil ve huzmelerle interaksiyona geçiyorsunuz, bence bu akıl almaz bir deneyim. Sergiye özel yapılmış büyük işlerden biri.

Umbrelium, Assemblance, 2014. Photograph: Greg White

Diğeri ise müzisyen will.i.am ile ses tasarımcısı Yuri Suzuki’nin bir seri enstrümanla analog ile dijitali bir araya getirdiği ‘Pyramidi’ adlı eser. Dijital müzik, üç analog enstrümanla beraber çalarken, bir yandan ışık ve boşluk sıra dışı bir ‘project-mapping’ ortamı yaratıyor. Bu iş üzerinde çalışırken çok eğlendik. Genelde bu tip enstalasyonları festivallerde veya sahne odaklı performanslarda görürsünüz. Bu deneyimler sonunda kamuya açık alanlara giriyor ki buna tanık olmak da ilginç.

Minimaforms Theodore and Stephen Spyropoulos, Petting Zoo. Photograph: Apostolos Despotidis


Dijital yaratıcılardan kimleri takip ediyorsunuz?

Chris Milk farklı alanlarda çalışan yaratıcı isimleri bir araya getirdiği Vrse Works isimli bir sanal gerçeklik ajansı kurdu. Sinematik düzeyde sanal gerçeklik yaratan Quebec merkezli Felix & Paul Studio önemli işler yapıyor. Nonny de la Peña; sanal gerçekliği gazetecilikle birleştirerek, sosyal alanda önemli etkiler yaratan işlere imza atıyor.

Oyun alanında da çok farklı işler var; örneğin The Chinese Room isimli Londra’daki bir oyun şirketi ile çalışıyorum. Dear Esther isimli oyunlarıyla yalnızca tümüyle içine gireceğiniz atmosferler yaratmakla kalmıyorlar aynı zamanda sanat yüklü deneyimler sunan, kültürel değeri yüksek, ticari oyunlardan olabildiğince farklı işler ortaya koyuyorlar.

Dijital Devrim sergisine gidecek olanlara ne tavsiye edersiniz?

Arkadaşlarınızla gidin, en az iki saatinizi ayırın, akıllı telefonunuz varsa yanınıza alın ve emin olmasanız da, ilk bakışta anlamasanız da sergideki işlerle interaksiyona girin. Bence ne kadar açık fikirle giderseniz o denli keyif alırsınız. Rehberlere soru sormayı unutmayın! 

THE PICKS-