Oct 26 2009

Erwin Olaf


Fotoğraflarında hayal gücünün ve cesaretin sınırlarını zorlayan Erwin Olaf, kişisel işlerinin yanı sıra; Microsoft, Nokia, Levi’s, Lavazza gibi markalara yaptığı işleriyle de karakteristik bir stile sahip.

Damla Kürklü

Alışılagelmiş kalıpları fazlasıyla zorlayan, fantastik dünyasıyla gülümsetmeyi başaran, hemen her zaman akılda kalan işlere imza atan ve ne yazık ki yıllar önce geldiği İstanbul’da Sultanahmet Camii’ni gezerken en sevdiği mavi Nike sneaker’larını çaldıran Erwin Olaf’la Amsterdam’da buluştuk…

Amsterdam sokaklarında yürürken önümüzden; dize kadar çorapları, sneaker’ları ve bermudasıyla, bisikletli hoş bir adam geçiyor: Erwin Olaf… O da bizimle buluşmaya stüdyoya gidiyor. İşe giderken yansıttığı naif görünüş ve işlerindeki zorlayıcı sahneler bir araya gelince, aslında iki dakikada Olaf’ın zengin dünyasının kapıları aralanıyor. Stüdyoya varıyoruz... Kapının tam karşısındaki masada oturuyor. Yanında da sağ kolum dediği Suzanne ve diğer asistanı Shirley… Arka odaya geçiyoruz. Bir duvarı kitaplarla dolu, floresanla aydınlatılmış, sadece düz bir masa ile eski bir kanepenin misafir olduğu, girişle stüdyo arası, bekleme odası burası. Dakikalar geçtikçe bir insanın konuşmasıyla duygularını bu kadar iyi tasvir edebiliyor olması beni dünyadan koparıyor. Sanki dünya duruyor, sadece o konuşuyor. İşte o an bir kez daha anlıyorum Erwin Olaf’ın işlerinin arkasındaki düşünce gücünün, emeğin, yaratıcılığın ve birikimin kaynağını. Mutluluğun sıkıcı olduğunu, olumsuz koşulların ve acıların insanı gerçek kıldığını düşünen 50 yaşında bir fotoğrafçı o. Küçük bir kasabada yaşamak, akranlarıyla top oynamaktan zevk almamak ve gay olduğu için dışlanmış olmak ise belki de onun en büyük hazinesi. Çünkü tıpkı o gün kendi kendine söz verdiği gibi, hem içi hem dışı inanılmaz kuvvetli bir insan oturuyor karşımda...

 

Bence en başa dönelim… Hilversum’da büyümek nasıldı?

Hilversum’u pek hatırlamıyorum; çünkü ben sekiz yaşındayken ülkenin tam ortasında küçük bir şehir olan Hoevelaken’a taşındık. Orayı hiç sevmedim, mutlu da değildim. Hem utangaçtım hem de çok genç yaşta eşcinsel olduğumu fark ettim. Futbol oynamayı sevmiyordum. Evimiz şehrin hemen dışında, yeni gelenler için inşa edilen yerdeydi ve uzun süre yabancı muamelesi gördüm. Yalnız bir çocukluk geçirdim. 14 yaşından itibaren tek isteğim orayı terk etmekti ve 17 yaşına gelir gelmez oradan ayrıldım. Bu tarz bir çocukluk, bir sanatçı için altın yumurtlayan tavuk demektir. Yabancı olarak dışlanmak da insanı güçlü kılıyor, savaşıp ayakta kalmayı öğreniyorsunuz. Fotoğraflarda hep mutluluk görürüz. Halbuki yalnızlık, üzüntü ve mutsuzluk bana daha enteresan geliyor. Böyle bir çocukluk geçirdiğim için tabii ki övünmüyorum ancak ilerleyen yıllarda yaratıcılık anlamında işimi olumlu yönde etkilediğini de söylemeliyim.

Utrecht’teki Gazetecilik Fakültesi’ni bitirdiniz değil mi?

Bu okul o zaman Hollanda’daki tek gazetecilik okuluydu. Son derece liberal görüşlerin tartışıldığı, özgür bir ortamdı.  Aslında ailem de liberal fikirlere sahiptir ama yine de küçük bir kasabadan Utrecht’teki bu okula gelmek benim için enteresan bir tecrübe oldu. Böyle bir ortamdaydım ve ilk defa ailemden ayrı, tek başıma yaşıyordum. Her şey serbestti, tartışmaya açıktı. Okulda toplumu anlamaya teşvik ediliyorduk. Herkesle her konuda röportaj yapıp istediğiniz soruyu sorabilirdiniz. Çünkü gazeteciydiniz.

Daha sonra foto muhabirliğe geçmenize kim önayak oldu?

Okulun ilk yıllarında çok kötüydüm. Sürekli dışarıdaydım, hayatı keşfe dalmıştım.  Geç yatıyor, ödevleri yapmıyordum.  Devamsızlıktan kalmak üzereyken bir hocam kenara çekti ve “Bundan sonra foto muhabir olacaksın,” dedi.  Fotoğrafla ilk defa tanışıyordum. Daha sonra toparlandım; okul gazetesine yazılar yazıyor, fotoğraf çekiyordum. Bu hocam benim için hâlâ çok önemlidir. Ayrıca ilk yayıncım da odur. Okuldan sonra beni bırakmadı ve kariyerimin ilk 10 yılında bana hep destek oldu. 

Fotoğrafçı olmak için mi Amsterdam’a taşındınız?

Amsterdam’a taşındığımda 70’lerin sonu, 80’lerin başıydı. Punk hareketi o yıllarda doruk noktasındaydı.  Studio 54 akımı, disco müzik aynı döneme rastlar… O zamanlar daha house müzik yoktu.  Disco, punk’a nazaran daha çok hoşuma gidiyor, disco’nun yarattığı o ilginç insanlar grubu ilgimi çekiyordu. Açıkçası Amsterdam’ın en güzel zamanı nedir bilmiyorum. 1987 Roxy zamanları hoşuma giderdi ama hayat dalgalar şeklinde gelişiyor ve toplum da bu dalgaların arasında yoğruluyor. Ben de yaşlanıyorum ve başka bir dalgadayım; Roxy sonrası biraz daha dingin bir dalga. Şu anda birbirinden güzel ve yaratıcı gençleri görüyorum; geceleri kıyafetlerini giyip partilere gidiyorlar.

Peki, yaratıcılığınız nereden geliyor?  Bir proje için çalışırken nelerden ilham alıyorsunuz?

Koltuğumda uzanmışım, uyukluyorum… Derken bir anda kafamın içinde fikirler uçuşmaya başlıyor. Genelde böyle oluyor. Geçmişte şiddetten etkilenmiştim. Dünyadaki olumsuz toplumsal gelişmelere tepkiliydim. Örneğin “Yağmur” serisi, Amerika’daki 11 Eylül olayından sonra bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Amerika’nın olumsuz imajına karşıydım ve Amerikalılar’ın olumlu yönlerini göstermek istedim. ‘Yağmur’ serisi; 1960’ların tipik Amerikan setinde geçiyor ve ‘etki-tepki’ temasını ele alıyor. Mesela sevgiliniz size “Artık seni sevmiyorum” dediğindeki boşluk anı gibi. Bu tarz boşlukların toplumlar arasında da oluştuğunu düşünüyorum. Bu durumun karşısında felç olmuşçasına tepkisiz kaldığımız düşüncesini fotoğraflarda yakalamaya çalıştım. ‘Cennet’ serisinde ise, Amsterdam’da düzenlediğim Fucque Les Balles partisinden esinlendim. Dünyanın çeşitli yerlerinde baskı ve eziyet gören kadınlarla eşcinsellerin durumu da beni etkiledi. Ve son olarak ‘Yas’ serisi; yaşlanmam ve akciğer hastalığına yakalanmam gibi zamanın getirdiği faktörler yüzünden gençliğe bir nevi veda niteliği taşıyan, durumu kabullenişimle ilgili bir çalışma. Gençliğe veda, aynı zamanda Fucque Les Balles partisinin de bitimine denk geldi aslında.

Diesel gibi ünlü markalarla yaptığınız reklam çalışmaları çok başarılı. Marka kimliği ve kurallarıyla sanatsal yaratıcılığını birleştirmekte zorlanıyor musun?

Diesel’de insanlar oldukça açık fikirli. İşlerimi önceden de biliyorlardı, böylece Londra’daki ajansları benimle çalışmayı tercih etti. Tabii ki isteklerini anlatan çizimler gönderiyorlar ancak Diesel her zaman özgürlük ve farklılık gibi fikirleri savunan bir marka olduğu için bütün reklam kampanyaları çok güçlü.

Ticari kaygıların ile yaratıcı yönlerin arasında çatışmalar yaşıyor musun?

Teknik bir fotoğrafçının işin bütün yönlerini görmesi lazım. Örneğin, New York Times’la çalışmanın pek çok kuralı oluyor. Düşünsenize New York Times gibi bir mecra; çok fazla kişiye ulaşıyor, belli bir tarzı, bir mesajı var ve her istediğinizi yapamazsınız. Öte yandan Marcel Wanders, Diesel, Lavazza gibi daha serbest işverenler de var. Tabii ki bu tip firmalar çok değil ve ticari düşünüp para kazanmak zorundasınız. Yine de eğer çok fazla kural varsa ve bu kurallar bana uymuyorsa o tip projeleri almamayı tercih ediyorum.  Böylelikle ticari kaygılarım ile yaratıcılığım arasında bir denge kurarak işimi yapmaya çalışıyorum. Zaten çoğu zaman ticari projelerden kazandığım para sayesinde kendi artistik hayallerimi gerçekleştirebiliyorum.  Biri olmadan da diğeri olmuyor.

Kendinizi daha çok sanatçı olarak mı görüyorsun yoksa fotoğrafçı olarak mı?

Bu da bir dalga üzerinde gitmek gibi... Son zamanlarda, hatta 1998’den beri, kendi kişisel projelerimde daha yaratıcı olmaya başladım.  Ve sanatsal anlamda çok mutlu bir dönemden geçiyorum. Öyle ki, ticari projeler beni eskisi kadar tatmin etmiyor. Çok güzel bir tesadüf ki, kişisel projelerime olan ilgi de arttı. İnsanlar eserlerimle daha çok ilgileniyor ve daha çok para kazanmaya başladım. Tabii bu tek başına olmadı, iyi bir takımla çalışıyorum.  Sağ kolum Shirley, bütün finansal konuları üstlenip kendimi geliştirmem için yeterli zamanı ve imkanı sağlıyor. Bunun dışında çok seçiciyiz; en iyi galerilerle, en iyi müşterilerle ve en iyi takımla çalışmaya gayret ediyoruz.  Bütün bunlar sayesinde bugünkü başarı geldi.

Geçen yıl Hollanda Milli Futbol Takımı oyuncularıyla ‘Yeni Savaşçılar’ isimli bir seri yaptınız, sporcularla çalışmak nasıldı? Bu, Avrupa Şampiyonası tanıtımıyla ilgili bir çalışma mıydı?

Buradaki AD isimli gazete tarafından organize edildi.  Benden özel bir şey yapmamı istediler. Kafalarında çok pahalı bir fikir vardı ama bu kadar paraları yoktu. Ben de futbolcular t-shirt’lerini çıkarsın, onları bir güzel ıslatalım, böylece enteresan ama ucuz bir şekilde bu projeyi yapabiliriz dedim. Bence seksi konseptler her zaman ilgi çekiyor; kimi ıslatsanız ve biraz da kirli gösterseniz yakışıyor. Bir de genç ve yakışıklı futbolcular oldu mu, iyicene satıyor. Belki sumo güreşçileri için aynı konsepti uygulayamazsınız ama sizin ülkenizdeki yağlı güreşçiler için neden olmasın? Aslında böyle bir çalışma yapmayı çok isterim.

Serileriniz içinde sizce en kışkırtıcı olanı hangisi?

Bu soruyu dönemsel olarak ele alırsak, ‘Moda Kurbanları’, ‘Kraliyet Kanı’, ‘Cennet Portreleri’ ve ‘Ayrılık’ serilerini yaptığım dönem diyebilirim.  Son olarak ‘Ayrılık’ serisinde, küçüklüğüm ve gençliğimdeki korkularıma ve genel olarak hayatımın o dönemine veda ettiğimi söyleyebilirim.

İzleyiciyi homo-erotik görüntülerle etkilediğinizi düşünüyor musunuz?

Ben izleyicinin duygularını dikkate almadan çalışıyorum. Ama yaptığım her işte bir şekilde izleyicimi eğitmek, onun ufkunu açmak istiyorum. Gerçi homoseksüel haklarını koruyup yaymaya da çalışmıyorum ancak kendi duygularımı göz ardı edemem.  Eğer sanatçıysanız, sanatınızda dürüst olmak zorundasınız.

Hollandalı fotoğraf sanatçılarını düşündüğümüz zaman birtakım önemli isimlerle karşılaşıyoruz. Hubert van Es, efsanevi fotoğrafçı Anton Corbijn, moda sektöründe ünlenen Inez van Lamsweerde ve Vinoodh Matadin. Küçük bir ülkeye kıyasla çok büyük isimler… Bunun sırrı nedir?

Tam olarak bilmiyorum. Tesadüf de önemlidir ama Hollanda hükümeti de sanatı ve sanatçıları fazlasıyla destekler.  Ayrıca biz Hollandalılar, uluslararası düşünen insanlarız. Ülkemiz küçük ve sınırlı olduğu için dışa açığız. Bizim büyüdüğümüz dönemlerde Amsterdam’daki sanatsal ve yaratıcı akıma olan uluslararası ilgi de çok fazlaydı. Bütün bunların etkisi olduğunu düşünüyorum.

En beğendiğiniz fotoğrafçı kim?

Richard Avedon ve Robert Mapplethorpe’dan çok şey öğrendim. Benden bir önceki dönemi kendime daha yakın buluyorum. Hatta çok fazla etkilenip onlara benzemekten korktuğum da olmuştur. Örneğin Peter Witkin’in ‘Chessmen’ çalışmasından etkilenmişimdir. ‘Cennet Portreleri’ni yaptığımda da birçok insan David LaChapelle’in çalışmalarına benzediğini söylemişti. Halbuki o devirde David LaChapelle’in varlığından haberdar bile değildim…

Hangi fotoğrafa sahip olmayı isterdiniz?

Anton Corbijn ve David LaChapelle’in çalışmalarını beğeniyorum ve mümkün olduğunca satın alıyorum. Geçenlerde Richard Avedon’un ‘Kontes’ adlı fotoğrafını gördüm ama 80.000 Euro’ya satıldığı için alamadım.

Kendinizi ‘evde’ hissettiğiniz şehir hangisi?

Amsterdam. Ne zaman ayrılsam üç hafta içinde özlüyor ve geri dönmek istiyorum.  Belki de artık Londra ya da New York gibi çok büyük hayaller için yaşlı sayılırım.

En heyecan verici hayaliniz nedir?

İnanın şu an için bir hayalim yok. 2008’in başından bugüne en heyecan verici hayalimi yaşıyorum. Lahey, Moskova, Paris, Antwerp ve şu anda Salamanca’da devam eden sergilerime inanılmaz bir ilgi oldu. Kariyerimin en ilginç dönemi diyebilirim, o yüzden de şu an için yeni bir dileğim yok. 

THE PICKS-