Oct 27 2015

Garance Doré


Gerçek hikayeleri severiz. Kendi yolunu çizen yeteneklerin ‘büyüme’ hikayelerini. Moda dünyasının alçakgönüllü, stil sahibi ve azimli Fransız’ı Garance Doré, yepyeni kitabıyla bir kez daha gönlümüze taht kuruyor.

Itır Yıldız

Hayır; moda, tasarım ve sanatla örülü bir çevrede yetişmedi. Tüm dünyada moda takipçilerinin sıkı radarına aldığı ‘koskoca’ Garance, neredeyse "buraya tesadüfen geldim” demeye getiriyor kitabında. Korsika’daki çocukluğundan, 20’li yaşlarındaki hiç bilmediği tasarım çevresine sokulma gayretinden, 30’larının başındaki beş parasız döneminden bahsediyor kare kare. Garance Doré’nin 2006’da yazmaya başladığı blogu, moda bloglarının patlama yaptığı 2008 ve 2009’da inanılmaz bir ün kazandı. Doré, kitabında çağdaş şehirli kadınlara stil anlamında her konuda rehber olabilecek yazılarla genişleyen evreninde New York’a uzanan yolunu anlatıyor, ama öyle kuru kuru değil. İlüstrasyonlar, fotoğraflar ve kendisini tiye almaktan çekinmediği komik üslubuyla.

Gerçek hikayeleri severiz. Yolunu kendi çabalarıyla çizen yeteneklerin ‘büyüme’ hikayelerini, yaptığı işin heyecanını taşıyanları, konuşurken gözleri parlayanları, enerjisini dalga dalga yayanları ve içten olanları; hatta belki de en çok sonuncuyu. Garance Doré’nin, Love Style Life adlı yeni ve ilk kitabında ‘stil’e dair yorumu da aslında tam olarak böyle. Sonra New York’ta ikamet eden bir Fransız olarak neredeyse ciddi bir tavırla ekliyor: “Çılgın saç kesimleri, renkler ve bol dekolteli kıyafetlere Paris sokaklarında pek rastlanmaz. Moda kişisel bir meseledir.” Ve ardından en baştaki şu gizemli ‘tesadüfe’ dönüyor: “Umarım benim hikayem, kendi güzel, minik tesadüflerinizi yaratmanız konusunda size ilham verir.” Anlat Garance, dinliyoruz!

*Röportajın tamamı Bone Magazine Ekim sayısında.


Love Style Life’ı yazmaya nasıl karar verdiniz?

Kitabın fikrini oluşturmak zaman aldı. Blog yazmaya başladığımdan beri, insanlar her zaman bana “Kitabı ne zaman çıkarıyorsun?” diye soruyorlardı. Yayıncılarla her zaman iletişim halindeydim zaten. Yalnızca iyi bir zamanlama olduğu için bir şeyler yapmak istemiyordum. Bir de şu var, ben sadece yazı yazmıyorum, aynı zamanda illüstrasyon yapıyorum ve fotoğraf çekiyorum. Tüm bunlar bir blog için iyidir ama anlamlı bir kitaba nasıl dönüştürüleceğini bilmiyordum. Bu yüzden şunu hissedene kadar bekledim, “Tamam, söyleyecek bir şeylerim var, bir mesajım var ve sesimi biliyorum. Hadi yapalım.” Stil hakkında konuşuyorum, ki bu bloga başladığımdan beri yaptığım bir şey, ama benim için stil kıyafetlerin ötesinde. Stil, hayatınızı yaşama tarzınızdır. Başka insanlara nasıl davrandığınızla ilgilidir. Bu yüzden, her zaman hikaye anlatıcılığı ve kişisel bakış açım aracılığıyla öğrendiğim şeyleri insanlara göstermeye çalışıyorum.


İllüstratör, yazar ve fotoğrafçısınız. Bunlardan birini kendinize daha yakın hissediyor musunuz?

Hayır. Kendimi bir diğerinden daha fazla görmüyorum. Bence bütün bunlar o ‘anla’ ilgili ve seçmekten de çok fazla hoşlanmıyorum. Hepsinin hikaye anlatmayı ve insanları kendi dünyama davet etmeyi mümkün kıldığını düşünüyorum, beni ilgilendiren bu. Yazı konusunda hiç eğitim almadım çünkü her zaman sözcüklerle aram iyiydi; kelimeler kendiliğinden geliyor. Zorlanmıyorum ve sözcüklerin arkasına saklanmıyorum. Tamamen kendimim. Muhtemelen yazılarımda dikkat çeken özellik bu; ayrıca benim için yalnızca stil tavsiyelerinden oluşmayan; daha yoğun ve içten bir üslup içeren bir kitap hazırlamak çok önemliydi. Sanırım bu kitabı okurken hissedeceğiniz tam da böyle bir şey olacak.

Basılı ve dijital yayının birbirinden ayrıldığı noktalar neler?

Benim için temel farklılık zamanla tanımlanmaları. Yazmayı bitiririm ve o anda yeni fikirler içimde büyümeye başlar. Blog günlük bir iş, hiç durmayan bir hayvan bir anlamda. Onu sürekli beslemek zorundasınız ama bunu yapmak büyük bir onur ve keyif. Kitapta yazacaklarınızı yazarsınız ve sonrasında gelişenler sizin kontrolünüz dışındadır biraz. Tıpkı bir buluşma ayarlayıp, “Bakalım şimdi beni neler bekliyor?” demek gibi. Tuhaf bir şekilde, kitap yazmak yaptığım en zor işlerden biri olmasına rağmen, şimdiden bir sonrakini düşünmeye başladım, çünkü bu kesinlikle bir blog yazmaktan daha farklı bir ifade biçimi.

Kitabınız görsel bir biyografi. Sizce okurlar kitapla nasıl bir bağ kuracaklar?

Bilmiyorum, ama onu yanlarında taşıyacakları yakın bir arkadaş gibi görüp, en iyi arkadaşlarına vermek isteyecekleri bir kitap olmasını isterim. Bir coffeetable kitabı olmasındansa, böyle bir formatta hazırlamamın sebebi de bu. Kitabın insanlara ‘güzel titreşimler’ göndermesini istiyorum. Maya Angelou’un söylediği gibi “İnsanlar nasıl göründüğünüzü ya da ne söylediğinizi hatırlamayacaklar, ama onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi hatırlayacaklar.” Ben sadece insanların, kitabı kapattıklarında ve ona baktıklarında güzel şeyler hissetmelerini istiyorum.

İçeriğinizden ödün vermiyorsunuz. Sırrınız ne?

Birincisi, parasız kalmaktan korkmuyorum. Elbette beş parasız kalmak istemem ama hayattaki iniş çıkışları yeterince deneyimleyecek kadar geç başladım zaten. Bir yaşam sırrım yok, ama fark ettim ki, hayatta değerli olan şey tamamen para değil. Sizi mutlu edecek şey bu değil. Para, sizi mutlu edecek diğer pek çok şeyin bir parçası. Bence tüm kararlarınızı sonunda para kazanmak amacı olmadan almak zorundasınız. “Mutlu musun? Yaptığın şeyden gurur duyuyor musun? Yaratıcı mısın? Mecbur olduğun için mi bu işi yapıyorsun? Yoksa sen mi kendini bu işi yapmaya zorluyorsun?” Eğer ben kendimi zorluyorsam, insanlar bunu hemen hissedeceklerdir. Her zaman tercihlerimi belirleyen bir faktördür bu. Ve etrafım yaptığım işe saygı duyan insanlarla çevrili, Emily ve Delphine gibi. Eğer bir işin bize uygun olmadığına karar verirsek ya da zorlama duracağını hissedersek, işi yapmama konusunda desteklerler. Sadece blog için geçerli değil; işe ruhunu katmakla ilgili.

Kariyerinizde yaşadığınız en unutulmaz üç an nedir?

Çok var. Ama CFDA ödülünü kazanmak kesinlikle en unutulmaz olanıydı. İnsanların yaptıklarıma ilgi duyup beni takip etmeye başladıkları ilk zamanlar, hayatımı değiştiren çok önemli bir dönemdi. “Evet, başardım!” ya da “İşte şimdi bir şeyler değişiyor.” diye hissetmekten bahsetmiyorum, ama şimdi dönüp baktığımda, o dönemin hayatımı değiştirdiğini söyleyebilirim. Sonrasında iş hayatım boyunca karşıma çıkan insanlar... Bu insanlar en yakınlarım olmasalar bile bir şekilde hayatıma dokundular ve onu değiştirdiler. Stüdyoyu kurarken yanımda olup benimle çalışan Emily de, Diane von Furstenberg gibi muhteşem bir rehber de bu gruba dahil. Bir sorum olduğunda ona danışabileceğimi biliyorum. Hem o hem de Jenna Lyons, ikisi de müthiş birer yol gösterici ve ikisi de kitapta var.

Blogger ya da tasarımcı olsun fark etmez, 20 yaşında moda endüstrisine girmek isteyen birine ne tavsiye edersiniz?

Yapabildiğiniz kadar staj yapmayı deneyin. Biliyorum bunu söylemek kolay, herkesin New York’ta herkes staj yapma imkanına sahip olmadığını da biliyorum. O nedenle yeteneğiniz her neyse, onu ortaya koyun. Internet muhteşem bir platform. İnsanlar her gün yeni insanlar keşfetmek için internette bakınıyorlar. Ben her gün instagram’a girdiğimde bloga eklemek istediğim yeni insanlar keşfediyorum. Bence böyle bir zamanda yaşadığımız için şanslıyız, bu yüzden yeteneklerinizin keşfedilmesi eskisi kadar zor değil. Eğer bir yazarsanız, blog yazın. Eğer bir tasarımcıysanız, tasarımlarınızı instagram’da paylaşın; ama bunu özgün bir dille yapın ki insanlar sizi fark etsin. Bir sürü başka iş de var, hepsi yaratıcılıkla ilgili değil. O zaman benim yaptığımı yapmak durumundasınız, yaşadığınız yerden çıkın, garsonluk yapın ve büyük kentlere gidin. Eğer büyük şehirlerde yaşamıyorsanız, moda endüstrisinde çalışmak çok zor; öncelikle bu noktada insanın kendisine dürüst olması gerekiyor. Küçük bir kentte bir mağazam olsun diyorsanız, o ayrı... O nedenle, kapağı New York’a ya da Paris’e atın ve işlerin nasıl ilerlediğini görün. Yolun sonunda, daha önce yaşadığınız şehre geri dönmeye karar vermek bile olsa, büyük şehir size çok şey öğretir.

Stil ikonlarınız kimler?

Stil ikonlarım her zaman değişiyor. Lauren Hutton, Jenna Lyons… Elbette onlar gibi giyinmem gerekmiyor, ama üsluplarını beğeniyorum, herhangi biri de bunun için onları örnek alıp, kendi stil dillerini geliştirebilir. Stil ikonlarım gerçekten bağımsız ve birey olabilen kişiler. Lauren Hutton gibi. Onun 90’lardaki cool ve rahat halini; plastik ayakkabılarla haki yeşilini kombinleyip, bu şekilde nasıl kendinden emin ve güzel göründüğünü hatırlıyorum.

Kendi stilini keşfetmek isteyen kadınlara ne önerirsiniz?

Bunların hepsi kitapta var! Birincisi, hayat tarzınıza göre giyinmek; böylelikle hem iyi hem de rahat görünürsünüz. Örneğin, çekim yapacaksam, kolay kolay yüksek ökçeli ayakkabı giymem. İkincisi, moda tamamen kendi vücudunuzu bilmekle alakalı çünkü kendinize neyin yakıştığını bilmezseniz modanın hiçbir anlamı yok; bu da deneme-yanılma yöntemiyle öğrenilecek bir şey.

Her kadının dolabından olması gereken parça nedir?

İyi bir jean pantolon, kusursuz bir t-shirt ve çokça özgüven!

Şu an New York’ta yaşıyorsunuz. Fransa ile ilgili çok neyi özlüyorsunuz?

Fransa’yı çok özlemiyorum. Neyi özlüyorum? Kruvasanı, ailemi... Beş yıl Paris’te yaşadım ve orayı hiç özlemedim. New York’a gelmemin bir sebebi var ve burayı seviyorum. Paris’i bir turist gibi ya da orada yaşamayan biri gibi seviyorum. Fransa ile ilgili özlediklerim, doğup büyüdüğüm yerler, yani güney sahilleri, Akdeniz; New York’tayken benim için önemini fark ettiğim o coğrafya; kendi kültürüm, güney, temiz hava, güneş ve hayatın yavaşça akması.

 

 

 

 

THE PICKS-