Jul 26 2016

İstanbul’da Yaşama Sevinci


Dünyanın dertli kentleri, içinde bulundukları acılardan sıyrılıp anı yaşamak ve ileri bakmak için kendilerini yaşama sevincine bırakıyorlar. İstanbul’da yeniden yaşamanın, bu şehrin ruhuna hayat üflemenin zamanı geldi...

Zeynep Erekli

Açılış fotoğrafı: Tchane Okuyan

Bundan 10 sene önce, 2007’de bir seyahat yazısı yazmak için Beyrut’a gitmiştim. Ortadoğu’da ne kadar aktör varsa hepsinin bir ucundan çekiştirdiği; yakın tarihi, savaşlar, çatışmalar, ayrılıklar, şüpheli suikastlerle dolu ve sürekli tehdit altında olan Beyrut hakkında ‘muhakkak gidin ve eğlenin’ mesajı veren bir makale yazmak beni her açıdan zorlayacağa benziyordu. Ancak şehirde geçirdiğim birkaç gün ve tanıştığım insanlar beni tek kelimeyle büyüledi. Yaşadıkları bütün kayıplara ve korkuya rağmen Beyrutlular şehir hayatının basit zevklerini bırakmamış gibi görünüyordu. “Bir savaş fotoğrafçısı olsam, Lübnan İç Savaşı’nda bulunmak isterdim,” demişti tanıştığım biri; “çünkü Beyrutlular savaşta bile güzel yemek yemeği, eğlenmeyi yani yaşamayı unutmadılar.” Gemmayze’nin yan yana sıralanmış barlar ve restoranlarla dolu Gouraud Caddesi’ne bir barda buluştuğum diğer bir Beyrutlu ise filozof bir edayla “hayatımıza devam etmenin yollarını yaratamazsak, biz zaten biteriz,” diyerek benle kadeh tokuşturdu. 

2012’de kafamda benzer sorularla Tel Aviv’e gittim. Keyfi sebeplerle İsrail’e seyahat etmek pek çok gezgin için akıldışı bir seçimdi! Oysa Tel Aviv hakkında duyduklarım gerçekti: Şehirde aklımı başımdan alan bir hedonizmle karşılaştım. Tanıştığım insanlarda ender bulunur bir yaşama sevinci; sıkı ve geniş bir mizah anlayışı; esneklik; tolerans; ve umut dolu olma arzusundan doğan bir canlılık vardı. Daha önce hiçbir Avrupa kentinde rastlamadığım bir nabız.

Tel Aviv

Gözbebeğimiz İstanbul özellikle katman katman bir kültür birikimi ve yaşanmışlık yoğunluğu bakımından bu iki şehri çokça andırıyor. Kurulduğu günden beri kendi hedonizmini yaratmayı başarmış özgüvenli, kocaman, sorunlarla yumruk yumruğa girişen, her türlü yaşantıya ve derde kulak olmayı bilen, Boğaz’ıyla, tepeleriyle canavar gibi bir kent.

İstanbul’un ağırlıklı olarak TaksimBeyoğlu hattında sürüp giden eğlence hayatı (buna sadece gece kulüpleri ve barlar değil, gündüz gidilen kafe ve restoranları da dahil edebiliriz), geçtiğimiz yıllarda dışarıdaki masaların kaldırılmasıyla büyük kan kaybetti; ne yazık ki Gezi Direnişi’nden sonra gelen düzenlemelerle kademe kademe “bitirildi”. Şimdi eğlence kentin Kadıköy, Arnavutköy, Beşiktaş gibi semtlerine bölündü, hatta yaz aylarında Kilyos’a uzandı. Yine de hiçbir yerde o eski ruh yok.

Son yıllarda ülke gündemini bırakmayan aklın ve kalbin kabul etmediği hadiseler yüzünden hemen her hafta bir davet, bir kutlama, konser, performans, etkinlik iptal ediliyor. Politik ve sosyal istikrarsızlık, tedirginlik bizleri uzun ve yavaş bir “yas” sürecine doğru itiyor. Her birimiz, kendimizi göreceli olarak daha güvende hissedeceğimiz yerlere, evlerimize çekiliyoruz. Biz bu şehri kendi kaderine mi bırakacağız? Kültür-sanata, yeme-içmeye, sokaktaki yaşama sırtımızı çevirir ve desteğimizi kesersek, İstanbul’u terk edersek, sembolik kullanımla “savaşı baştan kaybetmiş” olmaz mıyız? 

Hiçbir ulusun veya kentin kaderi birbirine benzemez, ayrıca hiçbir kentin hakiki dinamiklerine benim yaptığım gibi 10’ar gün ziyaretle tam olarak vakıf olunamaz. Ancak “kenti bırakmamak”la ilgili bazı ilham verici örnekler var. Lübnanlı mimar Bernard Khoury’nin Beyrut’ta inşa ettiği eğlence, yeme-içme ve kamu binaları, iç savaşı unutmaktan ya da unutturmaktan değil, tam aksine hatırlatmaktan yana. Bunların arasında en göze çarpan proje, şehir merkezinin biraz dışındaki BO18 isimli devasa gece kulübü. Khoury, bu tasarım için yer ararken, tarihsel açıdan son derece travmatik bir nokta seçmiş. 1976’da Lübnan İç Savaşı’nı tetikleyen bir saldırının yapıldığı noktada şimdi şehrin en ilginç gece kulübü var.

BO18

Tel Aviv ise ayrı bir alem. Din ve militarizmin, kol kola girip bir şehrin hayatına bu denli kuvvetli sızmış olması Tel Aviv’in tuhaflıklarından biri. Bu şehirde tanık olacağınız en gerçeküstü görüntülerden biri 18 yaşındaki genç bir asker kızın üzerinde koyu haki renkli asker üniformasıyla, neşeli bir dondurmacı dükkanında rengarenk toplardan oluşan koca bir dondurmayı yalaması olabilir (Ben bunu gördüm, beynim uyuştu. Bir Ali Elmacı tablosu değil, gerçek bir andı.) Şehrin dikkat çeken bir diğer özelliği de burada hayatın sadece haftasonları değil, haftanın hemen her günü canlı olması. Pazartesi veya salı gecesi sıradan bir mahalle barının dolup taştığını görebilirsiniz. Yemek festivalleri, mitingler, protesto yürüyüşleri, sokak partileri ve bit pazarları hafta içi günlerde gerçekleşebilir. Gazze Şeridi’nden bir füze saldırısı olduğu anda şehirde sirenler çalmaya başlıyor; herkes sığınaklara iniyor. Saldırı kontrol altına alındığında veya sözgelimi füzeler etkisiz hale getirildiğinde ise sığınaktan çıkıp, kadehini dolduruyor ve üstünü başını şöyle bir düzeltip muhabbete kaldığı yerden devam ediyor.

Tüm bunların normal veya sağlıklı olduğunu savunmuyorum. Ancak, şehirler bazı trajik noktalardan geçtikten sonra, yaşayanlarının enseyi karartmadan belli bir dirayete ve yapıcılığa kavuşmasına ihtiyaç duyarlar. Çarpık kentleşme, mülteci sorunu, sokakta gerici çetelerle köşe kapmaca, toplu taşımada bomba korkusu ve benzerleri. Evet, şu an dört bir yanında sorun ve huzursuzluk patlak veren dünyanın en acılı, en hırpalanmış kentlerinden birinde yaşıyoruz. Ve madem buradayız, burada atmaya çalışan nabızlara karışalım. Sinemadan, müzikten, yeme-içmeden, eğlenceden uzak tutmayalım kendimizi. Çok zor günler geçiyoruz, umudu elden bırakırsak hepten çökeriz. Enseyi karartmadan ileri bakalım. Kendimizi güvene almaya çalışıp çevremizdeki çembere karışalım ve bir olalım. Aksi takdirde bu kent ve yaşayanlar, uykusuz, umutsuz, çaresiz ve üzerinde toz biriken bir hal alacak; ve inanın hiçbir süreçte bu renge bulanan tarafın önü açık değil. 

THE PICKS-