Feb 13 2014

Jonathan Glazer


Sezonun en heyecan verici filmlerinden biri Under The Skin/Derinin Altında. Scarlett Johansson’ın hayat verdiği bir uzaylının hikayesini anlatan filmin yönetmeni Jonathan Glazer ise epeydir radarımızda.

Nando Salvá

Jonathan Glazer, başarılı bir video klip yönetmeni olarak başlayan ve daha sonra ‘Sexy Beast’ (2000) ve ‘Birth’ (2004) filmleriyle devam eden kariyeri boyunca kendini hikayelerden ziyade dokular, renkler ve atmosferler üzerinden ifade etmiş bir sanatçı. Yeni filminde de aynı şeyi yapıyor. Bilimkurgu ile sosyal gerçekçiliği harmanlayan gerçekten tuhaf ve benzersiz bir film olan ‘Under The Skin / Derinin Altında’, Scarlett Johansson’ın mükemmel bir oyunculukla hayat verdiği bir uzaylının hikayesi. Temelde ‘insanları öldürüp kanını emmek’ şeklinde tarif edilebilecek olan görevini icra etmek üzere dünyaya gönderilmiş bu uzaylının içinde günün birinde bir şekilde insani bir şeyler uyanıyor. Toronto Film Festivali’nde yaptığımız söyleşide Glazer, bu iddialı projeyi hayata geçirmenin zorluklarını ve festivalde yuhalanmanın bir yönetmen için ne kadar cesaret verici olabileceğini anlattı.

 

Son filminiz ‘Birth’ten (2004) sonra uzun bir ara verdiniz. Neler yaptınız bu dönemde?

Bir sürü farklı projem vardı ya da bir sürü projem suya düştü, demek isterdim ama böyle bir durum yok. Ne diyeyim? Bütün bu zaman boyunca yoğun bir şekilde ‘Under the Skin / Derinin Altında’ için çalışıyordum. Onca yıl bu proje beni meşgul etti; en doğru yaklaşımı bulmaya çalışmak çok uzun zaman aldı. Senaryo aşaması asırlar sürdü sanki. Sonra, tahmin edebileceğiniz gibi filmi finanse etmek çok çok zor oldu. O arada bir video klip ve birkaç tane de reklam filmi çektim. Sırf bu işin nasıl yapıldığını unutmadığımı görmek için bir şeyler çekmem lazımdı çünkü.

Bu süreçte vazgeçmek geçti mi aklınızdan? Vazgeçip başka bir projeye geçmeyi düşündünüz mü?

Vazgeçmemek için çok güçlü durmanız gerekiyor. Bir yerden sonra çok sinir bozucu bir hal alıyor çünkü. Film çekmekten ne kadar uzak kalırsanız, geri dönüp çalışmak o kadar zor. Çevremdekilerin de “Neden bunu bırakıp başka bir şey denemiyorsun?” dedikleri oldu. Ama bırakamadım.

Filmin Venedik Flim Festivali’ndeki gösteriminde birçok izleyici salonu terketti. Bu sizi üzdü mü yoksa gururlandırdı mı?

Stanley Kubrick’in ‘2001: A Space Odyssey / 2001: Bir Uzay Macerası’ filminin ilk gösteriminde de en az 100 kişi salonu terketmişti ve Kubrick bunu olumlu bir şey olarak görmüştü. Bilmiyorum. İnsanları kızdırmak ya da onlara meydan okumak gibi bir amacım yoktu aslında ama kesinlikle kendime meydan okumak istedim. Bir noktadan sonra insanlar “Bu kadarı bana yeter” diyebiliyor, buna saygı duyuyorum. Ama umarım filmden anlamlı bir biçimde etkilenen insanlar da olmuştur. Biliyorsunuz, Venedik’teki gösterimden sonra salonda yuhalamaların  yanı sıra alkışlar da vardı.

Kutuplaşma yaratmak iyi aslında, öyle değil mi?

Evet, ben seviyorum gerçekten. Bu demektir ki, insanların zihinlerinde bir sarsıntı yaratmışsın. Bir film hakkında herkes hemen hemen aynı fikirdeyse, bu genellikle o filmin çok orijinal ya da iddialı olmadığını gösterir. Demek ki perdede görmek istedikleri şeyi göstermişsin, beklentilerini karşılamışsın. Ben bunu yapmak istemiyorum. Seyirciyi ikiye bölmeyi tercih ederim.

Yeryüzüne düşen bir uzaylının hikayesini anlatmak ne açıdan ilginizi çekti?

Hikayenin en çok ilgimi çeken tarafı kadının yolculuğuydu ve özellikle de onun gözlerinden bakınca dünyamızın yabancı bir gezegen gibi görünmesi. Bu karakteri inandırıcı resmetmek için yeni bir anlatım dili bulmam gerekiyordu. Onu, gizlice, kameranın kendisinin dikkat çekmeyeceği şekilde çekmeye karar verdim. Yani bu karakterin dünyaya bırakılmış olması fikrinden hareketle, Scarlett’in kim olduğunu bilmeyen insanlarla ilişkilerini, gizli kameralar kullanarak çekmeye çalıştım.

Teknik olarak nasıl üstesinden geldiniz bunun?

Saklanacak kadar küçük bir kamera sistemi kurduk. Bu sistemi her seferinde çekeceğimiz sahneye göre farklı bir yere yerleştiriyorduk. Kameraları yerleştirdikten sonra ekip setten çıkıyor ve Scarlett sete giriyordu. O an orada bir film çekildiğine dair hiçbir işaret olmuyordu ortada. Scarlett’in sokakta yere düştüğü ve yanından geçen insanların ona yardım ettiği bir sahne var örneğin, o sahneyi geleneksel yöntemle çektiğimizi düşünebiliyor musunuz?  Bütün sokağı kapatıp, figüranlarla doldurup öyle çekim yapmak zorunda kalırdık.

Öyleyse otomobil kullandığı ve sokaktan geçenlerden bazılarına camını indirdiği sahnede gördüğümüz o insanlar da o anda Glasgow sokaklarında yürüyen sıradan insanlar, öyle mi?

Evet, ne yaptığımızın farkında olmayan insanlar.

Peki kimse Scarlett’i tanımadı mı?

Evet, “Siz film yıldızı değil misiniz?” diye soran birkaç kişi oldu ama çoğu farketmedi. İnsanlar onu o şekilde görmeye alışkın olmadıkları için tanımıyorlardı. İki gün boyunca aynı gece kulübünde çekim yaptığımız bir sahne vardı. Scarlett arka arkaya dört beş kere dans pistine çıkıp aynı hareketleri tekrarladı. Belki sadece o sahnenin çekimleri sırasında çevredekiler bizde bir tuhaflık olduğunu hissetmiş olabilirler.

Bu rol için doğru oyuncunun Scarlett Johansson olduğuna nasıl karar verdiniz?

Çok güzel ve duyarlı bir oyuncu olduğu aşikar ama benim için en önemlisi gerçek yaşamında nesneleştirilen biri olmasıydı. Bunu filmdeki karakter için kullanmak istedim. Ayrıca müthiş bir karakter oyuncusu olduğunu düşünüyorum. Çok yetenekli, çok zeki ve çok geniş bir oyunculuk yelpazesi var. Ona çok şey borçluyum. O kendini filme bu kadar vermeseydi, ben de bu kadar kararlı olamazdım. Film gerçekten de onun etrafında gelişiyor. Bence onun için bu çok kişisel bir projeydi.

Çıplaklık gerektiren sahneler konusunda onu ikna etmek zor oldu mu? Daha önce sinemada bu kadarını hiç yapmamıştı.

O sahnelerin hikayenin çok önemli bir parçası olduğunu anladı. Ondan faydalanmaya çalışmadığımı biliyordu, bu nedenle o sahnelere de diğer sahneler gibi yaklaştık; yani karakterin yolculuğunun bir parçası olarak. Oyuncunun gösterdiği cesaretin karakterin cesaretiyle uyumlu olması gerektiğini de anladı. Dediğim gibi, Scarlett kendini filme bu kadar adamasaydı bu filmi yapamazdık.

Ana karakteri bir uzaylı olsa da ‘Derinin Altında’ bir bilimkurgudan ziyade Ken Loach’un sosyal gerçekçi filmlerini hatırlatıyor.

Evet, uzaylının uzaylı olarak kalmasını istedim çünkü niyetim mecaz yapmak ya da bir janr filmi çekmek değildi. Bu, hikayeye gereken özeni göstermediğimiz anlamına gelmesin ama hikayeyi kesinlikle ikinci bir katman gibi kullandık. Bu filmin duyular, sesler, renkler ve imajlar üzerinden anlatılması gerekiyordu. O yüzden karakterin uzaylı halini görmeye çalıştık daha çok; hayatta genellikle bize bir şeyler hissettiren şeyleri onun gözünden görmeye çalıştık, ki onun bakışı duygulardan tamamen arınmış bir bakış. Onunla aramızdaki farkı ancak böyle görebilirdik.

Bu karakterin yolculuğu nasıl bir anlam ifade ediyor?

Bu size kalmış elbette. Filmin bilinçli olarak tasarlanmış bir alt metni olsun istemedim; daha ziyade bilinçaltına dayanan bir metin bu. Birçok yorum yapabilirim şimdi ama bunların baştan beri aklımda olduğunu söylersem yalan olur. Filmi çektikten sonra düşünsel bir çerçeve oluşturmak daha kolay; ama düşünsel bir noktadan hareketle gelişmedi proje.

Video klip yönetmenliği yaptığınız dönemi hatırlayacak olursak, Spike Jonze ve Michel Gondry gibi yönetmenlerle birlikte bu formatta deneysel çalışmalar yaptığınız 90’lardan bu yana çok şey değişmiş görünüyor. Neden artık o tür video klipler çekilmiyor?

O zamanlar müzik videolarının dili tam olarak şekillenmemişti ve bu da bize bir sürü deneme yapma fırsatı veriyordu. Öte yandan video kliplerde sınırları zorlamak isteyen müzik gruplarıyla yönetmenler arasında bu yönde bir etkileşim vardı. Birbirimizi çok sağlıklı ve ilham verici bir biçimde yeni şeyler yapmaya zorluyorduk. Rekabet değildi aramızdaki, birbirimize cesaret ve ilham veren bir ilişkimiz vardı. Beş yıldır video klip çekmiyorum. Bugünlerde her şey çok daha fazla kontrol altında. Hala yaratıcı insanlar var etrafta ama artık bu işin sanatçılarla pek ilgisi yok, o yüzden de ilginç şeyler yapabilmek daha zor. Çok yazık.

 

THE PICKS-