May 05 2009

Kengo Kuma


Bambu, cam ve çelik gibi saf malzemeler kullanarak yarattığı ve doğayla iç içe geçen binalarıyla ünlenen Kengo Kuma, Japon mimari geleneğine modern dokunuşlar katıyor.

Arda Savcı

Ekonomik krizin, yaratıcılığı tetikleyebileceğinin canlı örneklerinden biri, Kengo Kuma. Kariyerinin başlangıcı Japon ekonomisinin alıp başını gittiği 80’li yıllara rastlıyor. 90’lı yılların başında ülke ekonomisinde dönemin tabiriyle ‘balon patlayınca’ Kuma’nın Tokyo’da yarattığı beton binalara talep azalıyor. O da, çareyi taşrada arıyor ve işte bu noktada başlıyor her şey. Taşradaki zamanın genişliğine, ustaların işçiliğine ve doğaya hayran kalıyor. Camdan, bambudan, çelikten villalar yapıyor. Hatta, otopark yapılmak üzere delinen dağı onararak peyzaj içinde kamufle olan bir yapı gerçekleştiriyor. Tokyo’daki Louis Vuitton’un da ana mağazasının yer aldığı One Omotesando alışveriş merkezi, içinden kanal geçen Nagasaki Müzesi ve daha birçok sıra dışı yapının mimarı Kengo Kuma’yla İstanbul Yapı-Endüstri Merkezi’nde verdiği ‘Nesneye Karşı’ başlıklı konferans öncesi, geleneksel mimari, modernizm ve doğa arasındaki ilişkiyi konuştuk.  

 

Konuşmalarınızda ve söyleşilerinizde en büyük amacınızın Japon mimari geleneğini geri getirmek olduğunun altını çiziyorsunuz. Bu geleneği nasıl tanımlarsınız?

Japon mimarisi aslında bugün ‘sürdürülebilirlik’ dediğimiz kavram üzerine kurulu, çünkü Japonya ufak bir yüzölçüme ve sınırlı doğal kaynağa sahip bir ülke. Tarih boyunca doğayla sürdürülebilir tasarımı bir araya getiren yapıları burada görmek mümkün olmuş. Aynı metot ve felsefeyi 21. yüzyıla uyarlayabiliriz çünkü şimdi dünya da Japonya gibi alan darlığı ve doğal kaynak sıkıntısı gibi problemler yaşıyor. Japon tasarım geleneği bu sorunlar için bir çözüm olabilir. Benim de yapmaya çalıştığım modern teknolojilerle geleneksel felsefeyi bir araya getirebilmek. Çünkü, bu felsefenin kendisi, nostaljiden başka bir şey değil.   

Sürdürülebilirlik birçok mimar ve tasarımcının en çok kafa yorduğu konulardan biri. Sizce ne ölçüde başarıya ulaşılabiliyor?

Benim sürdürülebilir tasarım üzerine çalışan diğer mimarlardan farkım, malzemelere duyduğum ilgi. Ben hesaplamalara güvenmiyorum ve hesap temelinde çalışan mimarların tasarımları bana huzur vermiyor. Ben o mekanın ait olduğu yerdeki doğal malzemeleri kullanarak binalarıma kişilik ve huzur katıyorum.

Mimar olmaya ne zaman karar verdiniz?

Doğduğum ve büyüdüğüm ev, çok eskiydi ve arkadaşlarımınkinden çok farklıydı. Arkadaşlarım II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok standart malzemeler kullanılarak inşa edilmiş evlerde yaşıyordu. Modern tarzdaki evlerden hoşlanmıyordum. Bizim evimiz aslında ilk bakışta kirli bir evdi, tamamen doğal malzemelerden yapılmıştı. Ama o eve olan sevgim, mimar olmamda önemli bir etken oldu. İkinci önemli an ise Tokyo Olimpiyatları’ydı. 1954 doğumluyum. Olimpiyatlar, 1964’te yapıldı. Kenzo Tange, olimpiyatlar için çok güzel bir anıt yaptı. O anıtın tasarımından henüz 10 yaşımda olmama rağmen çok etkilendiğimi hatırlıyorum.

Mimarlık kariyerinizin ilk yıllarında ağırlıklı olarak beton kullanırken, 90’lardan itibaren betona sırt çevirip doğal malzemelere dönüş yaptınız. Kariyerinizdeki bu dönüm noktası nasıl gerçekleşti?    

1990’ların başında Japonya büyük bir ekonomik kriz yaşadı. O sırada, Tokyo ya da başka şehirlerde iş bulamadım. Ben de taşrada daha küçük projeler gerçekleştirdim. Oralardaki yerel ustalardan çok şey öğrendim. Ekonomik krizler mimarlar için yaratıcı zamanlar olabiliyor!

Doğa ve mimarlık arasında nasıl bir ilişki var? Sizce mimari yapılar doğanın devamı niteliğinde mi olmalı?

Bahsettiğiniz devamlılık mimari tasarımlar için çok önemli fakat 20. yüzyıl mimarlarının bunun tam aksini yaptığını görüyoruz. Onlar doğaya karşı koymuşlar. Benim yapmak istediğim mimariyi doğanın içinde eritmek.

Gerçekleştirdiğiniz binalarda cam ve bambu gibi doğal malzemeleri, betona tercih ediyorsunuz. Beton çok daha uzun ömürlü bir malzeme değil mi?  

Evet, beton çok daha uzun ömürlü ama bir binanın çok dayanıklı olması her zaman gerekli değil. Ömründen çok, bir binanın güzel yaşlanıp yaşlanmadığı daha önemli. Ahşap gibi doğal malzemeler kullandığınızda binanın rengi zaman içinde değişir. Bu değişim, mimari açıdan bir hazinedir. İyi mimarların yaptığı binalar güzel yaşlanır.

Uzakdoğu mimari anlayışı ve Avrupa mimari anlayışı arasındaki en büyük farklılıklar neler?

Uzakdoğu mimarisinde çatı çok önemli. Çatının yarattığı gölge binayla bütünleşir. Çatı gölgeleri Ortadoğu mimarisinde de var.

Japonya dışındaki hangi kent için bir yapı tasarlamak isterdiniz?

Tarihi olan yerler için tasarım yapmaktan keyif alıyorum. Pekin’de yaptığım bambu villa buna güzel bir örnek. Her zaman kentin tarihine saygı duyup, tarihle kentin modern yüzünü bir araya getirmeye çalışıyorum. Bu açıdan İstanbul da kesinlikle bir yapı tasarlamak istediğim kentlerden biri.

Sizin için malzeme seçimi kadar önemli olan bir başka unsur da ışık. Işık, bir mekan yaratırken neden bu kadar önemli?

Işık, doğayı hissedebilmemiz için çok önemli bir araç. Bir binanın ışığı, onun karakteri hakkında önemli bilgiler verir. Işık olmadan yaşayamazdık.

En çok kimden etkilendiniz?

Beni etkileyen iki isim var. Birincisi, Bruno Taut. Almanya’da doğup, Japonya’da ardından da Türkiye’de yaşayan bir mimar ve yazar. Japon ve Türk kültürlerini çok seviyordu. Japon mimarisinin gelecek için önemli olduğunu savunuyordu. Onun, Japon ustalarla birlikte tasarladığı ahşap bir kutu ofisimin başköşesinde durur ve bana doğallığı ve yalınlığıyla ilham verir. Onun yaptığı işler, tam olarak Japon geleneğini de temsil etmez, modernizmi de. İkisinden de farklı. Ben de onun gibi farklı işler yapmayı amaçlıyorum. İkincisiyse, Frank Lloyd Wright. Modernist bir çağda yaşamış olsa da, yaptığı binalar modernizmin çok ötesindeydi.        

THE PICKS-