May 10 2013

Markala Beni!


Markalara önem veriyor musunuz? Eğer veriyorsanız, tam olarak nedenini öğrenebilir miyim? Lakin Jonathan Paul de size aynı soruyu, sanatsal bir şekilde soruyor.

Sıla Güven

Bazı insanlar tüm gardıroplarını tasarımcı parçalarıyla doldurduklarında yeterince trend takipçisi ve stil sahibi görüneceklerini düşünürler. Fakat giyilen Celiné etekle ya da taşınan Hermès çantayla kişi anında bir stil ikonuna dönüşür mü?  Büyük ihtimalle bu sorunun cevabı hayır… Hem de koca bir hayır…

Birçok insan marka ürünleri tüm dünyaya statülerini göstermek için satın alıyor. Tom Ford güneş gözlükleri, Balenciaga ayakkabılar, Chanel çantalar, havalı arabalar ve hatta Mac’lerle, yeterince varlıklı olduklarını herkesin bilmesini istiyor. İşin acı tarafı, sayıları hayli az olan bazı marka tutkunları alışverişte kaliteye öncelik tanırken, birçok kişi bu kalite meselesini es geçip parayı önemsiyor. Aslına bakarsanız bunda bir problem yok. Neticede özgür bir dünyada yaşıyoruz değil mi? Fakat kabul edelim, az önce bahsettiklerimizi düşününce, insanın canı biraz da olsa sıkılabiliyor.

Bazı marka bağımlılarının özgüven eksiklikleri olduğunu söyleyebilir miyiz? Kimse ‘cool olmamayı’ da istemez, değil mi? Moda dünyası marka giymenin cool olduğunu iddia ediyorsa, ortada başka bir seçenek maalesef kalmıyor. Ama hepimiz şunu çok iyi biliyoruz ki, marka isimleri, etiketler ve logolar dünyadaki süregelen tuhaf kültürün bir parçası. Medyanın da bu konudaki etkisi büyük çünkü insanları -iyi görünmenin bir şartı olarak- ünlüler gibi giyinmeye zorluyor, ‘o’ jean’i ve ‘o’ çantayı almanızı istiyor, diğer türlü ‘özel’ olmadığınızı dikte ediyor.

Marka kıyafetler elbette güzel olabilir, cool görünebilir ve kalite anlamında sizi tatmin edebilir. Fakat sadece ‘isimler’, mesele gerçek stil olunca hiçbir şey ifade etmiyor. Kişisel bir stiliniz yoksa eğer, dünyadaki tüm markaları bir araya getirseniz, bir değişiklik olması hayli zor görünüyor.

Sanatıyla ‘suratımıza çarpan’ adam: Jonathan Paul

Jonathan Paul ya da sanat camiasında bilindiği adıyla Desire Obtain Cherish, büyük ihtimalle benimle aynı fikirlere sahip. Sanatıyla anlatmak istediklerini aynı az önce okuduğunuz paragraflarda olduğu gibi ‘suratınıza çarparak’ yapıyor. Onun işleri, markalarla ilgili; hatta markaların da ötesinde. Sokağa yakın duran pop ve kavramsal sanatıyla topluma ve sanat sistemine değiniyor. Kendi deyimiyle onun sanatçı olarak rolü, üretim alışkanlıklarını korumak. Ama buna rağmen kendisini bir aktivist olarak adlandırmak istemiyor. Ona soracak olursanız o sadece, size istediğinizi veriyor.

Designer Drugs serisinde, Chanel, Hermès, Louis Vuitton, Yves Saint-Laurent gibi markaları kullanarak sanatına hayat veriyor. Tek kullanımlık hayatlarımızı ve kendimizi devamlı olarak düzeltmeye çalışmamızı eleştirdiği bu dev hap heykelleriyle sanatçı, 2012 Miami Art Fair ve 2013 LA Art Show’un en hit isimlerinden birisi oluyor.

Designer Drug serisi, sanatçının daha önce reklam danışmanlığı yaptığı moda endüstrisindeki işi, yayıncı olarak çalıştığı moda dergisindeki deneyimleri, dünya kültürü ve sosyal davranış biçimleriyle şekilleniyor. Parson's School of Design’da sanat kuramları eğitimi alan sanatçı, eğitimi ve iş tecrübeleri sayesinde gerçek insanları ve çalışma ortamını deneyimleyebildiğini söylüyor. Onun tasarımlarını ve son dönemdeki Blow Pop heykellerini, Hershey Crosses ve Designer Drugs çalışmalarını Jeff Koons’un ironisine ve Banksy’nin esprili dokunuşuna benzetmek mümkün.

Şimdi Jonathan Paul’ün bu güzel ve alaycı sanat eserleriyle birlikte, sadece marka değil, kişisel stili satın almanın daha mantıklı olduğunu aklınızda tutarak yolunuza devam edebilirsiniz. Ama elbette ‘ilaçlarınızı’ düzenli şekilde kullanmanızın bir zararı yok. Sonuçta ‘normal’ olmak ve ‘kabul görmek’ istiyorsunuz değil mi? Öyle değil mi?!

Solo sergisi #undertheinfluence, 11 Mayıs tarihine kadar KM Fine Arts, Los Angeles’ta görülebilir.

Sıradaki sergisi; Scope@Art Basel Switzerland, 11-16 Haziran.

THE PICKS-