Feb 10 2015

Mia Hansen-Love


Genç yönetmenin !f İstanbul seyircisiyle buluşacak olan filmi Cennet, elektronik müzik yolunda kendini kaybedenlere, hata yapanlara ve düşüşler yaşayanlara adanmış epik ve incelikli bir hikaye.

Nando Salvá

Tout est pardonné (2007), Le père de mes enfants (2009) ve Un amour de jeunesse / Elveda İlk Aşk (2011) gibi ilişkiler üzerine üç dokunaklı filmle sinemaya başlayan Mia Hansen-Love’ın !f İstanbul’da seyirciyle buluşacak dördüncü filmi Eden / Cennet genç yönetmenin bugüne kadarki en epik ve iddialı işi. Yeraltındaki günlerinden kitlelere hitap ettiği popüler zamanlarına Fransız elektronik müzik sahnesinin son 20 yılını anlatan Cennet, belki bir Daft Punk olabilecek olan ama şansları o kadar yaver gitmeyen müzisyenlere odaklanıyor. Mia Hansen-Love filmin ana kahramanını abisi Sven’den yola çıkarak yaratmış aslında: Başından itibaren elektronik müzik akımının içinde yer alan, akımın en parlak günlerini yaşayan ve 40’ına yaklaşırken uyuşturucudan bitap düşmüş, yenik ve yalnız bir adam olan bir DJ. Geçtiğimiz yılki San Sebastian Film Festivali’nde biraraya geldiğimizde Mia Hansen-Love ile Cennet üzerine konuştuk.
 

Fransız elektronik müziğinin son 20 yıldaki evrimini gösteren bir film yapmaya nasıl karar verdiniz?

Olivier Assayas’ın Something in the Air / Direniş Günlerinde Aşk filmini gördükten sonra düşünmeye başladım ilk defa. O filmde Assayas kendi kuşağını ve 70’lerin başlarında 17 yaşında olmanın kendisi için ne anlam ifade ettiğini anlatıyordu. Filmi izleyince, ben kendi kuşağım hakkında bir film yapsaydım ne anlatırdım, diye düşündüm. Direniş Günlerinde Aşk’taki gibi ideolojilerle ya da politikayla ilgili bir şey olamazdı çünkü benim kuşağım böyle şeylere pek inanmaz. Peki benim kuşağımı tanımlayan şey ne olabilir, diye düşündüm ve müzik olduğuna karar verdim. Bunun üzerine abimle ve diğer arkadaşlarımla paylaştığım müzik aşkını anlatan, kendi kuşağım hakkında bir film yapmaya karar verdim.  Amacım o kuşağın atmosferini, enerjisini ve ideallerini yansıtmaktı.

Paris’in gecekulübü dünyasında nasıl bir kişisel deneyiminiz oldu?

Bayağı erken başladım, 1993’te filan, yani daha 13 yaşındaydım. Abim DJ’di, ona bayılıyordum, abisine aşık birçok küçük kız gibi. Annemle babam beni çok rahat bırakırdı, geceleri abimle birlikte onun çaldığı mekanlara gitmeme izin verirlerdi. O dünyaya ait değildim, yalnızca gözlemciydim ama yine de o zamana, o mekanlara ve o insanlara dair çok canlı anılar var hafızamda. Film ise abimle benim deneyimlerimizin bir karışımı.

Öyleyse Cennet aynı zamanda kendi gençliğinizin hikayesi ama bir önceki filminiz Elveda İlk Aşk’takinden (2011) çok farklı bir hikaye bu. Bilinçli bir seçim miydi?

Evet. Elveda İlk Aşk ilkgençliğimin bayağı hüzünlü anlarına götürmüştü beni. Arkadaşlarımın birçoğu filmi izledikten sonra gençliğimin filmde anlattığım kadar da yalnız ve melankolik geçmediğini hatırlattılar. O yüzden aynı dönemin farklı, daha kutlama havasında, daha eğlenceli bir yüzünü göstermek istedim.

Filmi abinizle birlikte yazdınız. Ona ilham veren de aynı kutlama havası mıydı?

Tam tersine. Filmi yazmaya başladığım sırada abim çok zor bir dönemden geçiyordu. DJ olarak başarısız olduğunu hissediyordu, parasızdı ve ilk aşkı olan edebiyata dönmeye çalışıyordu. Bu filmin yaratım süreci içinde olmak onun için kendi hikayesiyle barışmanın, bu hikayeyi geride bırakmanın bir yoluydu. Filmde biraz mesafeli bir yaklaşımı tercih etti çünkü bu sonu gelmez gençlik ve tasasızlık onun için yıkıcı olmuştu. Ve bu konuda kendine karşı çok eleştirel bir tavrı vardı. O yüzden kendini bir kahraman gibi resmetmeye çalışmadı asla, narsistik ya da kendinden hoşnut bir yaklaşımı olmadı. 

Filmde de açıkça görüldüğü gibi, kulüp hayatından bahsetmek aynı zamanda uyuşturucudan bahsetmek demek. Müzikle uyuşturucu arasındaki bu ilişkiye nasıl baktığınızdan bahseder misiniz?

Madalyonun her iki yüzünü göstermeye, uyuşturucu meselesini doğru bir yere  koymaya çalıştım. Çünkü bir yandan kimyasalların bu müziğin yapımında ve algılanmasındaki  zenginleştirici rol yadsınamaz, ama öte yandan uzun vadeli kullanımı çok yıkıcı oldu. Her durumda herhangi bir ahlaki yargıda bulunmaktaktan kaçınmaya çalıştım. Uyuşturucuyu idealize etmek ya da çekici göstermek gibi bir niyetim yok.

Söylediğiniz gibi Cennet belli bir kuşağın filmi. Bu kuşağı nasıl tanımlarsınız?

Onları buluşturan ortak nokta hedonizmdi, keyif ve haz arayışı. Yaşadığımız zor zamanlarda hedonizmden bahsetmenin neredeyse kabalık olarak algılandığını biliyorum, ama öyleydiler. Sanatsal eylemlerinden ne kadar kar elde edeceklerini umursamadan, yalnızca müzik aşkıyla, günü yaşıyorlardı. Bugünün son derece endişeli ve büyük ekonomik zorluklar içindeki gençlerinden çok farklıydılar. Yine de filmde resmettiğim insanların çok idealist bir yanı olduğunu düşünüyorum. Şarkı sözlerini dinlerseniz, ideolojik anlamda değil ama kardeşlik ve dayanışma gibi fikirlere ilişkin bir tür politik mesajları olduğunu görürsünüz.

Elektronik müzik dünyasının bir filmde böyle gerçekçi bir tasvir edildiğini ilk kez görüyoruz. Filmi yaparken bunun farkında mıydınız?

Başka şansım  yoktu! Daha önce hiç yapılmadığı için her şeyiyle bir mitoloji kurmam gerekiyordu. Bu çok heyecan verici bir şey tabii ama aynı zamanda büyük bir iddia. Finanse etmesi çok zor bir filmdi. Gerçekten kendimi yalnız hissettim. Üç yılda üç kez yapımcımı değiştirdim. Çünkü senaryoyu yazdığımızda Daft Punk son albümleri Random Access Memories ile dünya çapında büyük bir gruba dönüşmemişti henüz; ayrıca bu o kadar da onlara dair bir film değildi zaten. Baştan beri bu müziğin büyük hayranı olmayan, birlikte çalışmak istediğimiz bir sürü insan, böyle bir film yapmanın amacını anlamadılar; bu gerçekten umut kırıcıydı. Tabii ki herkes her müziği sevmek zorunda değildir ama insanların kişisel zevklerini bir kenara koyarak house müziğin bir kuşak için gerçekten önemli olduğunu kabul edecek tevazuyu göstermesi gerekir.

Bu güçlükleri görünce daha ticari bir film yapmak geçti mi aklınızdan?

Cennet, yeraltı döneminden anaakım dönemine elektronik müziğin evrimini daha düz ve basit anlatan bir film olsaydı işim çok kolaylaşırdı tabii. Daft Punk’ın hikayesini anlatabilirdim, sonunda nasıl dünyanın en büyük müzik gruplarından birine dönüştüğünü. Ama abim gibiler, yani o yolda kaybolanlar benim daha çok ilgimi çekiyordu.

Cennet önceki filmlerinizden bir kopuş hissi uyandırıyor. Sizce de öyle mi?

Bunun tamamen farkındayım. İlk üç filmim yas ve melankoli üzerine bir üçleme oluşturuyor adeta. Cennet de melankolik ama başka bir biçimde. Ayrıca genel olarak boyut anlamında benim için büyük bir aşama çünkü ne de olsa bütün bir kuşağın ruhunu, atmosferini ve ideallerini yakalamaya çalışan bir film. Öte yandan önceki filmlerimle birçok ortaklığı da var: Yine geçen zamandan, kaderden, ideallerden, hayalkırıklıklarından, kalıcı duygulardan ve sonuçta aşktan bahsediyor.

Daha 34 yaşındasınız ama şimdiden dört başarılı film yapmış bir yönetmensiniz. İşler fazla hızlı gidiyormuş gibi bir hisse kapıldığınız oluyor mu?

Evet! Pişman değilim çünkü 17 yaşımdayken, Late August, Early September’ın setinde Olivier (Assayas) ile tanışmak benim için bir aydınlanma gibiydi. Film yapmak bazı kişisel meselelerimle hesaplaşmamı sağladı; Elveda İlk Aşk’ta anlattığım yürek yarası örneğin. Ama öte yandan çok erken yaşta yetişkin hayatı yaşamaya başladım. Dışarı çıkmayı bıraktım; uzun zamandır da yazmaktan ve çalışmaktan başka bir şey yapmıyorum.

Neden bütün filmlerinizin otobiyografik bir yanı var?

Elimde değil. Bir gün hiç otobiyografik olmayan filmler yapmaya başlamak istiyorum ama bende yazma isteği yaratan duygularıma karşı bir borcum var ve etrafımdakiler, sevdiğim insanlar hakkında anlatacak hikayelerim olduğu sürece o hikayeler her zaman başka her şeyden önce gelecek. 

 

!f İstanbul Gösterim Tarihleri

- 12 Şubat 2015 19:30
Cinemaximum Fitaş Salon 4

- 15 Şubat 2015 22:00
Cinemaximum Budak

- 18 Şubat 2015 22:00
Cinemaximum Kanyon

 

THE PICKS-