Mar 09 2016

Paris Moda Maratonu


Paris’in dokuz günlük moda maratonu sona ererken, moda haftasının en iyi beş defilesini ve en son moda havadislerini sizin için derledik.

Şahin Çakıroğlu

Moda haftalarının son durağı Paris, beklentinin her zaman en yüksek olduğu şehir. Dokuz gün boyunca onlarca büyük moda evi, koleksiyonlarını moda severlerin beğenisine sundu. Paris genelde büyük sürprizlerin olduğu, moda bağlamında akımlar arası dinamiklerin hızla değiştiği bir yer değil. Ancak bu sene Milano’nun ağır duruşundan sonra, Paris de arkasından konuşacağımız tonlarca malzeme bıraktı; yeni oluşumlara, emeklemekte olan markaların güçlendiğine, eski markaların geleneğe tutunarak nasıl ayakta kaldığına şahit olduk. Chanel modada çeşitliliğin, Saint Laurent geleneğe olan bağının, Comme Des Garçons ise giyinmenin sanatsal boyutunun altını çizdi.

Bu senenin Paris teması tek kelimeyle ‘çeşitlilik’. Geçtiğimiz dokuz günde öne çıkan beş defileyi ve önümüzdeki sezon konuşmaktan geri duramayacağımız havadislere buyurun.

 

Vetements

Herkes Vetements’ı konuşuyor dersek abartmış olmayız. Vetements sadece moda dünyasının ihtiyaç duyduğu boşluğu dolduran, farklı ve yeni olmanın avantajıyla parlayan bir markadan çok daha ötesi olduğunu kanıtladı. Vetements ayakları tamamen yere basan, moda dünyasına meydan okuyan bir serseri. Demna Gvasalia’nın önderliğinde marka bir isyanın ne kadar ‘cool’ olabileceğini gözler önüne seriyor. Tasarımlardaki ‘’You fuck’n asshole’’, ‘’Justin4ever’’ ve ‘’Sexual Fantasies’’ sloganları da bunu kanıtlar nitelikte. İlhamını sokak kültüründen ve bizzat Paris’ten alan markanın son derece koyu tonlarla podyumda salınması bize markanın Paris saldırısının hala etkisinde olduğunu hissettirdi.

Balenciaga

Haftanın tartışmasız en merakla beklenen anı, kreatif direktör bayrağını yeni devralan Demna Gvasalia’nın Balenciaga defilesiydi. Gürcü tasarımcı Gvasalia, şanı son zamanlarda Paris sınırlarından taşan Vetements’nın başındaki isim aynı zamanda. Sıra dışı tasarımcının 100 yıllık Balenciaga geleneğine geçişini gözlemlemek tam da bu yüzden haftanın en heyecanlı anıydı. Alexander Wang’in ardından podyumda çok aklı başında bir Balenciaga koleksiyonu gördük; abartıdan uzak, hem yeni kreatif direktörün etkisinin hem de markanın köklerine vurgular bolca kendini gösterdi. Koleksiyon, gündelik giyimin kıyafet vasfından çıkmadan gelebileceği en modern haliydi diyebiliriz.

Saint Laurent

Hedi Slimane’nın Saint Laurent’dan ayrılacağı dedikoduları bir süredir ortalıkta. Tüm bunlar aklımızdayken, Slimane’nın sanki markaya aşk mektubuymuşçasına ortaya çıkardığı 42 parçalık couture koleksiyonu ise bunun aksini gösteriyordu. Normalde olağanüstü müzikleri ve görsel şöleniyle bildiğimiz Saint Laurent defilelerinden bu sefer sessiz ve son derece resmi geçti. Markanın 80’lerdeki cazibesine atıfta bulunan Slimane, belki de ilk kez kendi tarzıyla moda evinin tarzını bu kadar ölçülü bir şekilde dengeledi. Sonuç olarak Hedi gidiyor mu? Hala bilmiyoruz.

Comme Des Garçons

Punk 18. yüzyıl Fransa’sında ortaya çıksaydı ne olurdu? Japon tasarımcı Rei Kawakubo, kendine has yorumuyla Versailles’dan taze çıkmış punk ağırlıklı bir koleksiyonla karşımıza çıktı. Kawakubo’nun Fransa’nın tarihi ipek merkezi olan Lyon’dan parçalarla oluşturduğu koleksiyonu, son iki defilesine kıyasla biraz daha karmaşadan uzaktı. Tasarımlarda siyah, beyaz ve kırmızının yanında en çok göze çarpan renk pembeydi.

Givenchy

Bir önceki koleksiyonunda oldukça minimal ve romantik bir yol izleyen Ricardo Tisci bu defa koleksiyonunda daha fazla enerjinin peşinden koşarak, daha canlı, aynı zamanda da sembollerin havada uçtuğu bir defileye imza attı. Koleksiyonun ana teması Antik Mısır; modellerin ‘kedi’ makyajlarından, tasarımlardaki baskılara kadar her yerdeydi. Tisci, son zamanlardaki Antik Mısır tutkusunu ‘psychedelic’ öğelerle birleştirince modern zamanımızın ‘disko-kleopatra’larına can vermiş oldu.

THE PICKS-