Jan 28 2015

Pedro Costa


"Bugün yapılan filmlerin çoğu berbat ve korkak. Tonlarca paraya mal oluyorlar ama gerçeğe kulak vermiyor, daha ziyade gerçekten kaçıyorlar."

Nando Salvá

 

Arthouse sinemanın en önemli yönetmenlerinden biri kabul edilmesinde, hepsi de Lizbon’un Fountainhas denilen gecekondu mahallesinde geçen filmleri, Ossos / Kemikler (1977), No Quarto da Vanda (2000) ve Juventude Em Marcha  / Gençler Yürüyor (2006) ile edindiği kült statüsünün de payı var mutlaka. Pedro Costa, yeni filmi Cavalo Dinheiro /At Parası’nda adı geçen önceki filmlerinde olduğu gibi doğrudan bir hikaye anlatmaktan uzak duruyor yine ve Gençler Yürüyor’da bıraktığı yerden devam ediyor az çok. Ana karakteri aynı ihtiyar, sıska, Cape Verde’li göçmen Ventura. Ventura’nın kendi acı dolu geçmişiyle ve Portekiz’in travmatik yakın tarihiyle yüzleştiği At Parası, önümüzdeki günlerde !f İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde gösterilecek.

 

 !f İstanbul Gösterim Tarihleri

 

15 Şubat 2015 15:00
Cinemaximum Fitaş Salon 4
17 Şubat 2015 19:30
Cinemaximum Fitaş Salon 4

http://www.ifistanbul.com

 

Gençler Yürüyor ile At Parası arasında neden bu kadar uzun bir ara verdiniz?

Çünkü para bulamadım. At Parası’nı neredeyse tamamen önceki filmlerimden kalanlarla çektim. İşler böyle giderse bir dahaki filmimi sokakta bulduğum malzemelerle çekeceğim. Belki de dilencilik yaparım.

 

Fakat bir yandan da perdede yarattığınız evren sizi engelleyen bu sınırlardan doğuyor. Daha fazla parayla nasıl film çekilir biliyor musunuz?

Bilmiyorum galiba. Çok normal bir hayat sürüyorum: Markete giderim, çamaşırlarımı yıkarım, ütülerim, ekmeğin fiyatını bilirim. Büyük bütçelerle film yapan sinemacıların böyle şeylerden haberi yoktur. Ben, sistemin dışında yaşayan ve hiçbir şey isteyemeyen çünkü hemen hiçbir şeye sahip olamayacak durumdaki insanları anlatan filmler yapıyorum. Sırf onlara ihanet etmemek için bile olsa filmlerimi çekerken boşa para harcayamazdım.

 

Sinefillerin en saygı duyduğu sinemacılardan birisiniz. Bu konuda ne hissediyorsunuz?

Filmlerimin hayranlıkla karşılanması, uzmanlar tarafından analiz edilmesi tabii ki gurur verici. Yaptığım işlerin bu tür teorik üretimler için uygun bir yanı var sanırım, oysa benim açımdan yaratım süreci daha pragmatik bir süreçtir her zaman. Uykusuz gecelerimi çoğunlukla nasıl para bulacağımı ya da izinleri  nasıl alacağımı düşünerek geçiririm. Yaptığım sinemanın entelektüel olmasını değil; işe yaramasını isterim. Öyle sinema pek yok artık. Filmler, gerçek hayatta kötü anlatılan hikayeleri doğru dürüst anlatmanın bir yolu olmaktan çıktı. Film endüstrisinin şu anki hali rezillik.

 

Bununla ne demek istediğinizi biraz daha açıklayabilir misiniz?

Bugün yapılan filmlerin çoğu berbat ve korkak. Tonlarca paraya mal oluyorlar ama gerçeğe kulak vermiyor, daha ziyade gerçekten kaçıyorlar. Hep söylediğim gibi, bugün çekilen filmler insan olsaydılar yürüyemezler, konuşamazlar ve herhalde ellerini kollarını kıpırdatamazlardı. Film işinin içinde çok fazla ego var.  Sinemacılar kendileri için film çekiyor, içinde yaşadığımız dünyadan değil kendilerinden bahsetmek için film yapıyorlar. Oysa sinema, müziğin ya da resmin aksine gerçekten uzaklaşmamalı. Sonuçta, bence bu kadar hızlı çekilen filmler iyi olamaz zaten. Aceleyle çekiyorlar, bu hiç iyi değil. Yaratım sürecinde kendinden biraz şüphe duymak gerekir. Bir sanatçı olarak ilk aklına gelen fikirden korkmalı, şüphe duymalısın. Yeniden düşünmeli, yeniden denemelisin. Çünkü insanlar politika yapmıyorsa ya da çok dindar değilse, ki sanatçılar arasında ikisi de azdır, çok güçlü doğruları yok artık.  Bazen öyleymiş gibi yapanları olur ama ne politik ne dindardırlar aslında. Bir de ölçekle ilgili bir sorun var. Çoğu filmde o kadar çok insan çalışıyor ki dürüst bir iş ortaya çıkması mümkün değil.

 

Yalnızca küçük ekiplerle gerçekleştirilen filmler iyi olabilir mi diyorsunuz?

İyi bir filmin 500 kişiyle çekilemeyeceğini söylemiyorum ama 6 kişilik bir ekiple daha kolaydır. Çünkü işin içindeki herkesin birbiriyle diyalog halinde olması gerekir, aralarında bir tür bağ oluşmalıdır. Ve o bağ, yalnızca pratik nedenlerle de olsa, çok fazla insanın bulunmadığı yerde daha kolay oluşur.

 

Peki, bu ortamda kendinizi direnen biri olarak mı görüyorsunuz?

Bu çok güçlü bir kelime. Direnenler filmlerimdeki karaktarlerdir, onlar da tıpkı insanlığın yüzde 95’i gibi birer kahramandır. Gelecekten, işini kaybetmekten korkan insanlardır onlar. Çağımızın en büyük terörü budur ve bu son derece absürd, gerçekdışı ve korkunç bir şeydir. İnsanlar işlerini öylesine saplantı haline getiriyor ki sonunda kendilerini akıl hastanesinde buluyor.

 

Sinema için hiç umut var mı?

Dünya için umut var mı? Asıl soru bu. Bazen kimse filmleri umursamıyor diye şikayet edip durduğum için kendimi biraz gülünç buluyorum.  İnsanların gerçekten çok daha ciddi sorunları var. Bu kadar insan eğitimden ya da sağlık hizmetinden yoksunken kültür için daha fazla kaynak talep etmeye hakkımız var mı gerçekten? Her neyse, sorunuza cevap verecek olursam, hayır, sanmıyorum. Sinemanın ya da sanatın ciddi bir sorunu sosyal, dini ya da politik herhangi bir doğru içermemesi.  Filmler, günlük yaşamdan soyutlanmış bir tür arafta, yalnızca ticari ve mastürbatif arzulara hitap ediyorlar; bu demektir ki kapitalist toplumun araçlarını yeniden üretmekten başka bir şey yapmıyorlar.

 

At Parası, 1974’ün Karanfil Devrimi ile hayat bulan ideallerin çöküşü üzerine bir film ve bu çöküşü, size göre Portekizlilere özgü olan, bir zihniyete bağlıyor. Fakat, sizce yozlaşma küresel bir şey değil mi?

Hayır, benim ülkemin bozuk bir tarafı var. Tarih okudum ben, özellikle de Ortaçağ İber Yarımadası Tarihi. Ve biliyorum ki korkunç bir bakteri uzun zaman önce bizi zehirlemiş, belki insan ilişkilerinin sanayi toplumu tarafından belirlenmeye başlamasıyla beraber, ya da belki daha önce, bizden farklı düşünenleri canlı canlı yakmaya başladığımızda. Bizimki lanetli bir tarih. Ahlaki yozlaşma DNA’mızda var ve hep kendi mezarımızı kazıyoruz. Öleceğiz çünkü nasıl yaşanacağını bilmiyoruz.

 

1974 Devrimini perdeye yansıtırken otobiyografik unsurlar ne ölçüde devreye girdi?

 

Devrimde aktif olarak yer aldım. Kendimi anarşist hissediyordum; okulları, fabrikaları işgal ettim, devrimci şarkılar söyledim. Müziği, filmleri ve kızları, her şeyi aynı anda keşfediyordum, o yüzden benim için bayram gibiydi. Ayrıca daha 13 yaşındaydım, yani gözüm kördü, mücadeleyle birlikte gelen acılar hakkında en ufacık fikrim yoktu. Ventura’nın benimle aynı anda, aynı yerde bulunduğunu 30 yıl sonra farkettim, ama onun deneyimi benimkinden çok farklıydı. Çok korktuğu için yoldaşlarıyla, yani 1968’de eski kolonilerden Portekiz’e gelmeye başlayan ve askerlerden pislik muamelesi gören bütün siyahi göçmenlerle birlikte çalıların arasında saklanıyordu. Her ikimiz için de yapması zor bir filmdi bu. Ama yapmamız gerekiyordu, sırf unutmak ve sayfayı çevirmek için.  

 

Fakat, film tarihsel gerçeklere dayanmasına rağmen gerçekçilikten uzak; gerçekdışına ve hatta düşsel olana daha yakın duruyor. Zaman zaman bir korku filmini andırıyor.

Evet. Tarihimizin o noktasında –benim ve Ventura’nın tarihi, bizim ortak tarihimiz- biraz fantastik bir alana, bir tür gerçekdışına doğru kaymam gerektiğini hissettim. Yaşamla ölüm arasında yer alan bir bölgeye yöneldim. Ventura yaşlı bir adam, ben de yaşlandım, hepimiz öleceğiz... Ölüm şimdi çok daha görünür bir şey. Ve bir bütün olarak dünya, bana ve özellikle de Ventura’ya çok karanlık, korkunç, dehşet verici görünen bir ufka doğru ilerliyor.  O yüzden, evet, At Parası bir korku filmi.

 

Bu sadece yaşla ilgili olamaz. Sizin filmleriniz her zaman karamsardı.

Evet, bundan özellikle hoşlanıyor değilim ama ne yapabilirim? İnancım yok. İnançlı olmak isterdim, gerçekten... Ama şu ana kadar bu benim için hep imkansız oldu. Böyle filmler yapmak istemezdim ama belki de benim böyle filmler yapmam gerekiyordu. Filmlerim karanlık çünkü ben unutmak için çekiyorum. Çoğu sinemacı hatırlamak için film çektiğini söyler, bense unutmak için film yapıyorum. Size bir sonraki filmimin komedi olacağına dair söz vermek isterdim ama muhtemelen sözümde duramazdım.

THE PICKS-