Apr 07 2015

Peter Greenaway


Hırçın, aykırı, uyumsuz, yaratıcı... Provokatif İngiliz yönetmen Peter Greenaway, Bone Magazine'e, İstanbul Fim Festivali’nde gösterilen yeni filmini ve ötanazi istediğini anlattı.

Nando Salvá

Zamanımızın en kışkırtıcı sinemacılarından Peter Greenaway yeni filmi Eisenstein in Guanajuato’da, Bronenosets Potemkin / Potemkin Zırhlısı ve Oktyabr / Ekim gibi Sovyet dönemi başyapıtlarını yaratan usta sinemacının yaşamının özel bir dönemini perdeye yansıtıyor. 1931’de Joseph Stalin sesli film yapmayı öğrenmesi için Sergei Eisenstein’ı Hollywood’a gönderir.  Orada, yazar Upton Sinclair, Eisenstein’a bir film çekmesini teklif eder. Sinclair’in finanse edeceği, devrim sonrasının Meksika’sı hakkındaki ¡Que Viva México!’nun yönetmenliğini üstlenmeyi kabul eden Eisenstein, kilometrelerce film harcadıktan sonra filmin bütçesini aşınca Sinclair çok öfkelenir ve Eisenstein’ın kendi çektiği filmin kurgusunu yapmasına izin vermez. Türkiye’de ilk kez 34. İstanbul Film Festivali’nde gösterilecek olan filmin yönetmeni Peter Greenaway ile geçtiğimiz Berlin Film Festivali’nde gerçekleştirdiğimiz söyleşide, Eisenstein’ın eşcinselliği, görsel cahillik ve sinemanın ölümü hakkında konuştuk.

Sinemaseverler filmi İstanbul Film Festivali’nde görebilirler.

8 Nisan 16.00 – Feriye
11 Nisan 19.00 – Atlas
18 Nisan 16.00 – Rexx

  

Eisenstein hakkında bir film yapmaya nasıl karar verdiniz? Bütün sinemacılar arasından neden onu seçtiniz?

60’lı yılların başlarında resim öğrencisi olduğum dönemde ona büyük bir hayranlık duyardım, hala da duyuyorum. Bakın, 120 yıllık sinema tarihinde bir tek önemli keşif vardır, o da Eisenstein’ın geliştirdiği kurgu teorisidir. O zamandan beri sinema dilinde pek az değişim oldu.  Resim, edebiyat ve müzik gibi diğer sanatların 1895’ten 2015’e geçirdiği dönüşümle karşılaştırırsanız bu trajik bir durum. Dolayısıyla sinemada çok az sayıda öncü var ve bana göre Eisenstein bunların ilki ve muhtemelen de bugün hala en büyüğü. Sinema henüz ölmediyse bile ölmekte olduğuna göre bu büyük öncüyü anmak gerek. 

Filmde Eisenstein’ın cinsel uyanışı önemli bir yer tutuyor. Neden bu kadar üzerinde durdunuz?

Birçok sebebi var. 1963’ten önce seks yoktu. Yani, 1963’te doğum kontrol hapının icadıyla beraber seks birdenbire eğlence haline gelene kadar kimse sevişmiyordu. Isaac Newton 80 yaşında bakir öldü ve çok sayıda insanın 1963’ten önce herhangi bir cinsel deneyimi olmadı. O yüzden Eisenstein’ın sekse yaklaşımı kesinlikle bir istisnaydı. İkinci olarak; günümüzde cinsel tercihlerimizde özgürüz; Putin’in Rusya’sı dışında belki… Ama 1929’da öyle değildi ve Eisenstein Guanajuato’ya gidene kadar nasıl bir cinsel yönelimi olduğunu neredeyse hiç bilmiyordu. Dışarıdayken, kendi ülkemizden uzakta olduğumuzda hepimiz daha sorumsuz, daha özgür davranırız. Eisenstein da Guanajuato’da birdenbire Stalin’in kontrol alanından çıkmış ve cinselliğini keşfetme fırsatı bulmuştu.

Putin demişken, filminizde Eisenstein’ı bir eşcinsel olarak resmetmeniz Rus yetkilileri öfkelendirmiş görünüyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Moskova’dan, Saint Petersburg’dan, Vladivostok’tan bir sürü arkadaşım var, hiçbirinin filmimle ilgili bir problemi olmadı. Bütün mesele Putin’in bir kontrol aracı olarak kullandığı homofobisi. Geçenlerde cinsiyet değiştirmiş olanların ehliyet almasını da yasakladığını biliyor musunuz? Bu ne şimdi?

¡Que viva México!’nun yapımcısı Upton Sinclair, Eisenstein’ın tamamen apolitik bir film yapmasını bekliyordu. Eisenstein’ın nasıl biri olduğunu göz önüne alınca sizce böyle bir şey mümkün olabilir miydi?

Kesinlikle hayır. Hayatımızdaki her lanet şey politiktir. Saç kesiminiz politiktir. Gözlüklerinizin şekli politiktir. Bizler politik hayvanlarız. Ama Eisenstein’ı yalnızca bir propagandacı olarak tanımlamak haksızlık olur. Roma Katolik Kilisesi için yapılmış en büyük propaganda Michelangelo’nun Sistina Şapeli eseridir. Ama hiçbirimiz Michelangelo’nun propagandacı olduğunu düşünmeyiz, değil mi? Tamam, Lenin ve Marx işçi sınıflarını eğitmek için kullanılabilecek en etkili aracın sinema olduğunu düşünmüş olabilir, ama Eisenstein’ın sinemada bunun çok ötesine geçtiği açıktır. Ve sonuçta bütün yüksek sanat eserleri iyi bir hayatın propagandasını yapar.

Günümüzde yüksek sanat diye bir şey var mı?

Sadece müzik ve edebiyat var, o kadar. 

Sinema konusunda neden bu kadar ümitsizsiniz?

Sanat olarak tanımlanmayı bile hak etmiyor bence. Artık film yapmıyoruz, televizyon işi yapıyoruz. Geçenlerde Hollywood bir açıklama yaptı; buna göre filmlerin yalnızca yüzde 5’i sinema salonunda izleniyor, öyleyse dünyada çekilen bütün filmlerin yüzde 95’i çeşitli biçimlerdeki TV ekranlarında izleniyor.  Seyirci kitlesini kaybettik, filmleri büyük perdede izleyebileceğiniz tek yer film festivalleri. Dolayısıyla yıllardır söylediğim gibi sinema ölüyor.

Cenazede bulunacak mısınız?

Hayır, ağlamayacağım da. Bence bundan sonrası çok daha heyecan verici. Hikayeye dayalı olmayan, anlık, çok gösterimli sinema yapmak istiyorum. Anlık derken şunu kastediyorum, diyelim ki pazartesi günü bir film gösteriyorum, salı günü bu filmin farklı bir versiyonunu, çarşamba günü yeniden güncellenmiş bir versiyonunu göstereceğim ve bu böyle gidecek. Casablanca’nın en sıkıcı tarafı her izlediğinizde aynı film olması. Metne dayalı bir sinemamız var: Her lanet film bir metinden doğuyor ve kendini bir metin gibi ifade ediyor. Mesele şu; Rembrandt’ın dediği gibi, ‘Gözlerinizin olması görebiliyorsunuz anlamına gelmez.’ İnsanların çoğu görsel açıdan cahil, muhtemelen siz de öylesiniz. Resim, tasarım ya da mimarlık eğitimi görmediyseniz görsel olarak cahilsiniz demektir. O zaman ne cesaretle sinema hakkında konuşabiliyorsunuz? Nasıl bu kadar kibirli olabilirsiniz?

Bunca cahil arasında kendinizi çok yalnız hissediyor olmalısınız.

Tamam, şu anda bilerek kaba ve kışkırtıcı konuşuyorum ama söylediklerimde doğruluk payı var. Avrupa sinemasını kaybettik bile. Evet, hala Wim Wenders gibiler var ama artık kimse Wenders filmleri izlemiyor, öyle değil mi? Öncü filmler yapan başka kim var? Lars von Trier mi? Pek sayılmaz. Ve bu onların suçu değil. Dünya değişti ve hayatını görsel işitsel iletişim alanında çalışarak geçirmek isteyenlerin bu alandaki işleyiş üzerine yeniden düşünmesi gerekiyor.

Bu heyecan verici bir fikir aslında.

Biliyorum! Bakın, 3000 yıllık kültür tarihimiz boyunca görsel işitsel alanda bir heyecan arayışı hep vardı. Antik Yunan’da en olağanüstü amfitiyatrolar inşa edildi. Romalılar en muhteşem tiyatroları inşa ettiler. Hıristiyanlar, mimarinin, müziğin ve renklerin bir araya gelişi ile görsel işitel sanatları sergilemek için en muhteşem yerler olan kiliseyi yarattılar. Sonra 14. ve 15. yüzyıllarda opera icat edildi ve bütün Batı dünyasını ele geçirdi. I. Dünya Savaşı’nın sonunda opera az çok ölmüş ve sinema dünya çapında gerçek bir anlam ifade etmeye başlamıştı. Dolayısıyla her teknolojik sistem bir sonrakinin gelişiyle sona erdi. Sinema artık öldü, çünkü bir film seyretmeye başladığımız anda neler olacağını ve nasıl sona ereceğini biliyoruz.

Avrupa sineması içinde kendinizi nasıl konumlandırırsınız?

Ben aptal, yaşlı bir kalıntıyım ve kimsenin seyretmediği filmler yapıyorum. Filmlerim seyredilsin diye festivallere gelmem gerekiyor. Yaptığım sinema giderek daha anlaşılmaz oluyor. Artık kimse anlamıyor. Kimse umursamıyor. Bunun için kendimden başka kimseyi suçlayamam. Ben de herkes gibi aynı modası geçmiş sinemayı yapıyorum.

Gelecekle ilgili planlarınız neler?

72 yaşındayım, çalışmak için sekiz yılım daha var herhalde, demek ki altı film daha yaparım. Sonra ötanazi yaptırmayı düşünüyorum, çünkü Amsterdam’da yaşıyorum, orada bunu yapmak çok kolay. Dünyada 80’inden sonra değer taşıyan herhangi bir şey yapabilmiş biri olduğunu sanmıyorum. Dört çocuğum var, yani genetik malzememi geleceğe ulaştırdım. İşim bitti. Artık burada olmama gerek yok.

 

THE PICKS-