Jan 02 2013

The Master and Margarita


Bulgakov'un çok boyutlu romanı, Londra'nın en iyi sahnelerinden Barbican'da sarsıcı bir teatral deneyime dönüşüyor.

Sara Şensoy

“Her şey yoluna girecek, dünyanın kuralı bu.” Woland (Şeytan)

Complicite’in yaratıcı yönetmeni Simon McBurney, 2012 baharında kapalı gişe oynanan ‘The Master and Margarita’ ile Barbican Centre’a geri dönüyor. Etkileyici performanslarla örülü oyun, izleyiciyi koltuğuna kilitleyerek nefesini kesecek ve yer yer halüsinatif bir deneyim yaşatacak kadar güçlü bir prodüksiyon.

Eser, kurgusal nitelikleri açısından Faust ile Jodorowsky’nin The Holy Mountain’ı arasında bir yerde duruyor. Prodüksiyonun sarsıcı hamleleriyle izleyici bir anda fışkıran kanlar, yıkılan binalar, dönüşüme uğrayan dekorlar, dev kedi kuklaları, kostüm ve karakter değişiklikleriyle baş başa kalıyor.

Oyunda Şeytan'ın, ateist Moskova’yı ziyaret edişine tanık oluyoruz. Mikhail Bulgakov’un yazdığı ‘The Master and Margarita’, Stalin dönemi Rusya’sında geçiyor ve 1930’ların Moskova’sında ne Şeytan’a, ne de Tanrı’ya hoşgörüyle bakılıyor. Din, ideal komünist toplumun inşası için yok edilmesi gereken bir zehir adeta.

Oyuna kaynaklık eden roman üç paralel hikayeden oluşuyor. Bu hikayeler farklı anlamlar taşırken, birbirine teğet geçiyor ve aynı zamanda birbirinin içinde varoluyor. Bu farklı dünyaların bağlamını oluşturan parçalar ise Moskova’da, zamanın ötesindeki bir boyutta yansıtılan Margarita ve kalbinin sahibi arasındaki aşk; Kudüs’te İsa’nın Pontius Pilatus tarafından sorgulanışı ve Şeytan’ın Rusya’nın başkentini ziyareti. Tüm karakterler bu paralel boyutlarda yaşıyor.

Birbirine sıkıca dolanmış parçaların oluşturduğu rengarenk bir örgüyü andıran öykü; kusursuz sahne yönetimi, çok amaçlı dekorlar, baş döndürücü videolar, 3D projeksiyonlar ve Shostakovich’ten Rolling Stones’a uzanan müzik seçimleriyle büyülü bir deneyime dönüşüyor.

Tüm bunlara rağmen dinginlik baki. Prodüksiyon uyanmak isteyip de bir türlü uyanamadığınız, sizi bir dünyadan diğerine sürükleyen bir kabus kadar güçlü. Susan Lynch’in canlandırdığı Margarita’nın bir binadan düştüğü bir dakikayı aşan sahnede ve benzer sekanslarda bu güç daha da fazla hissediliyor. İzleyici aynı anda iki eylemi birden izliyor: Margarita’nın düşüşü dekora yansıtılırken o yerde yatıyor ve yere de onun düştüğünü hissettirecek şekilde binanın cephesinin hareketli izi düşüyor. Aynı olayı iki farklı açıdan görmek gerçeklik duygusunu sarsıyor ve izleyiciyi çelişki hissiyle yalnız bırakıyor. Anlatıcı bizleri hikayeye bağlıyor ve muhteşem videolarla sahneye çekiliyoruz.

195 dakikalık performansı izlerken kendinizle iletişime geçtiğinizi ve oyunun bir parçası olduğunuzu hissediyorsunuz; yeraltı grubunun bir üyesi, İsa’nın çarmıha gerilişinin tanığı ve kara deliğin bir parçasısınız artık.

Es Devlin’in sürekli değişen set tasarımı tek renkli bir Rusya, eski döneme ait bir Kudüs ve siyah bir hiçlik sunarken psikedelik hazineler saklıyor. İki zıt kutbu aynı anda hissediyor ve ister istemez zihninizde gerilim ve heyecanla dolu yeni bir dünya yaratıyorsunuz. Ters çevrilmiş sandalyeler bir an kadim Kudüs’ün zeytin ağaçları olurken az sonra öyle bir hareket ve sese kavuşuyorlar ki onların gerçekten at olduğundan şüphelenmeye başlıyorsunuz.

Sahneyi kaplayan uzun duvarda pencere bulunmuyor, bu yüzden kaçış imkanınız yok. Bu hapsolmuşluk hissi oyun boyunca canlı kalıyor. Tüm duyular oyunun akışını çözmeye odaklanıyor.

Tiyatronun gücünü şimdiki zamanla harmanlayan The Master and Margarita, bir kez daha Barbican Centre’da sınırları keşfetmekten korkmayan izleyicileri bekliyor.

 

The Master and Margarita 19 Ocak’a kadar izlenebilir. 

THE PICKS-