Jun 22 2011

Tomasz Donocik


Kalıpları yıkan heykelsi mücevher ve aksesuarların yaratıcısı.

Buğu Melis Çağlayan

Erkekler için hazırladığı heykelsi mücevher ve aksesuarlarla modanın kalıplaşmış kurallarını yerle bir eden Tomasz Donocik; kadınlara özel yeni koleksiyonuyla, farklı kulvarlarda da son derece başarılı olabileceğini kanıtlıyor.

Deri ve değerli taşların yanı sıra Sibirya Atı tüyü gibi çizgi dışı materyallerle oluşturduğu tasarımlarında fonksiyonellik ve eksantrikliği buluşturan Tomasz Donocik, edebi dokunuşlarla renklenen koleksiyonlarıyla günümüz moda sahnesinin en iddialı isimlerinden biri olmaya aday.

 

Erkekler için özel olarak tasarlanmış takı ve aksesuar koleksiyonlarına pek sık rastladığımız söylenemez. Siz bu işe nasıl başladınız?

Piyasada hiçbir zaman yeteri kadar iyilerini bulamadığımdan, erkekler için takı tasarlamak her zaman aklımın bir köşesindeydi. Başta deri olmak üzere materyallere karşı ciddi bir tutkum var ve tasarlarken kendimi takı, moda, aksesuar ve yer yer heykelin sınırlarını aşarken buluyorum. Geleneksel takı modellerinin dışına çıkmak istediğinizde önünüzde hep bir engel oluyor ve yerleşmiş kalıplar içinde kısıtlanıyorsunuz. Kendimi takı üzerine yoğunlaşmış bir tasarımcı olarak tanımlıyorum. Belki de işlerimi bu kadar heykelvari ve farklı yapan da bu. Bir başka önemli noktaysa erkeklerin kemer, saat ve şal gibi kullanıma yönelik aksesuarları tercih etmesi. Benim tasarımlarımda tüm bu aksesuarların sahip olduğu özellikler duruyor, ancak görünüşleriyle kendilerine has bir çizgi yaratıyorlar.

Her ikisi de oldukça iyi okullar olan Central Saint Martins ve Royal College of Art’ta eğitim gördünüz. Sizce yaratıcı disiplinlerde akademik eğitimin artıları ve eksileri neler?

Köklü ve prestijli bir okulda okumanın kişiye ciddi bir temel kazandırdığını düşünüyorum. En azından insanlar, onlara koleksiyonunuzu göstermek istediğinizde size bir şans veriyor! Ünü yayılmış bir kurumun öğrencileri de, tahmin edebileceğiniz gibi, son derece hırslı ve ne istediğini bilen kişiler oluyor. Ancak bunun sonucu olarak ortaya çıkan rekabetin zaman zaman sağlıksız noktalara ulaştığını ve kimilerine bunca uğraşın ne için verildiğini unutturduğunu da itiraf etmek gerek. Central Saint Martins’den mezun olduktan sonra Royal College of Art’ta yüksek lisans eğitimime başladım ve ilk fark ettiğim şey, üniversitede tanık olduğum azılı rekabetin burada olmamasıydı. Yüksek lisans eğitiminde, insanlar mezun oldukları için kendilerini kanıtlama ihtiyacı duymuyor ve daha olgun davranışlar sergiliyorlar. Söz konusu sanat ve tasarım eğitimi olunca, bahsi geçen iki okulun da öncü bir konumda oldukları bilinen bir gerçek; ama yapacağınız işte başarılı olup olmayacağınız yine size kalmış. Hayatta hiçbir şey önünüze gümüş bir tepsiyle sunulmaz. Öncelikle bu işi öğrenmeyi istemeniz ve çok ama çok çalışmanız gerek. Bu noktada akademi, öğrenmeniz ve ustalaşmanız için size yardımcı oluyor; hepsi bu!

Edebiyat, en önemli ilham kaynaklarınızın başında geliyor. Bu tutkunuzun nedeni ne? Özellikle esinlendiğiniz bir edebi eser var mı?

Kurmaca olsun veya olmasın, hikaye okumayı gerçekten çok seviyorum. Hikayeler, farklı dünyaları hayal etmek ve koleksiyonları yaratırken kendi ilham perilerime dönüştürdüğüm karakterleri yaratmak için kusursuz bir fırsat. Sinema genellikle hayal gücünüzü köreltiyor; çünkü orada halihazırda yaratılmış bir dünya var. Öte yandan kitaplar, açıklayıcı doğalarında bulunan boşluklar yardımıyla kendi dünyanızı inşa etmenizi sağlıyor. Bana en çok ilham veren öykü, Lermontov’un ‘Zamanımızın Bir Kahramanı’. Bu aynı zamanda, Royal College of Art’ta hazırladığım çıkış koleksiyonumun da ismi olma özelliğine sahip. Okumaktan zevk aldığım diğer isim ise Thomas Hardy. Thomas Mann’ın ‘Seçilen’inin de bendeki yeri çok özel. Ayrıca, Alexandre Dumas’nın ‘Monte Kristo Kontu’nda yaptığı gibi, romantik dünyaları betimleyen ‘Byronic’ yazarları da çok beğeniyorum.

Takıları birer tasarım harikasına veya sıradan birer aksesuara dönüştüren o ince ayrıntı, sizce nerede gizli?

Bu cevaplaması zor bir soru. Bence taklit edilmesi ve yeniden yaratılması mümkün olmayan herhangi bir şey, sanat eseri olarak görülebilir. Ancak tabii ki, bunun geçerli olmadığı koşullar da var. Sıradan aksesuarlar genellikle daha tekdüze bir çizgiye sahip oluyor; çünkü ne kadar iddiadan uzak ve alternatif olurlarsa, o kadar fazla insana hitap edebiliyorlar. Belki bahsi geçen ayrıntı da, bu noktada yüzeye çıkıyor olabilir.

Eğer tasarımlarınız tiyatro ve müzikal gibi sahne prodüksiyonlarında veya bir sinema filminde kullanılacak olsaydı, sizin tercihiniz hangi yapımlardan yana olurdu?

Marc Caro ve Jean-Pierre Jeunet imzasını taşıyan ve kostümlerinin Jean Paul Gaultier tarafından tasarlandığı "Kayıp Çocuklar Şehri" için bir şeyler yapmayı gerçekten çok isterdim. Aklıma daha milyonlarca yapım geliyor, ama söz konusu beyazperde olunca en öne çıkanları "Gladyatör" ve "Sweeney Todd."

Tasarımlarınız için kimlerle işbirliği yapmak isterdiniz?

Bu konudaki fikirlerim sıkça değişiyor. Şu anda Johny Depp ile bir işbirliği yapmak veya Rick Owens gibi bir moda tasarımcısıyla ortaklaşa bir proje geliştirmek güzel olabilirdi. Konu aksesuara gelince, yakın gelecekte işbirliği yapmak istediğim ilk isim Türk takı tasarımcısı Sevan Bıçakçı.

Londra’da yaşıyor ve çalışıyorsunuz ama Viyana’da büyümüşsünüz. Bu iki şehrin vadettiği yaşam tarzları arasında büyük bir farklılık olduğu ortada! Üstelik, Polonya doğumlu olmanızın da getirdiği bir kültürel mirasınız var. Tüm bunlar, tasarımlarınızı nasıl etkiliyor?

Bence Londra, içimdeki tüm yaratıcılığı dışa vurabilmem için bana bir şans veriyor. Burası fazlasıyla ilham veren, hareketli bir şehir. Yer yer aykırılığın sınırlarını zorlasa da, dikkate değer bir tarihsel dokuya sahip. Ancak oldukça eski bir şehir olan Viyana’da yetişmemin, Da Vinci gibi sanatın büyük ustalarını ve Egon Schiele gibi genç sanatçıları daha iyi anlamamı ve takdir etmemi sağladığı inkar edilemez bir gerçek. Viyana’nın sahip olduğu zenginlik ve sofistikeliğin yanında, sanat ve mimari söz konusu olduğunda sunduğu ihtişam, gerçekten göz alıcı. Şehirde sayısız sergi var ve her gün yeni bir sergi açılıyor. Ben de büyürken bu sergilerin çoğunu gezmeyi başardım. Diğer bir yandan, Polonya çok daha yalın ve rafine bir yer. Uzunca bir süre, her yaz tatilinde Polonya’yı ziyaret ettim. Ziyaretlerim boyunca bu yalınlığa ve el değmemişliğe daha da fazla hayran oldum. İşte Viyana’yla arasındaki mükemmel tezatlık da burada saklı; yalın ve cilasız olan, ihtişamlı ve işlenmiş olana karşı! Tasarımlarında bu tezatlıktan olabildiğince beslenmeye çalışıyorum.

Yaşadığınız yer olan Londra’daki favori noktanız neresi?

Şu sıralar Shoreditch veya Hackney.

Favori seyahat destinasyonunuz neresi?

Londra’da yaşadığım için; çok ama çok güneşli olan herhangi bir yer. Tarih de fazlasıyla ilgilimi çekiyor. Bu yüzden tarihi mirasıyla dikkat çeken güneşli bir yer, benim favori destinasyonum olabilir! Aslına bakarsanız, İstanbul’u ziyaret etmeyi gerçekten çok istiyorum.

Gelecek planlarınız arasında neler var?

Şimdilerde yeni kokteyl yüzükleri üzerinde çalışıyorum. Ayrıca kadınlar için hazırladığım yeni koleksiyonum ‘The Garden of Good and Evil’ da şu aralar beni en çok heyecanlandıran projeler arasında.

THE PICKS-