Apr 11 2014

Tsai Ming-liang


Yeni Tayvan sinemasının ayrıksı seslerinden Tsai Ming-liang, son yıllarda yaptığı en iyi film kabul edilen Sokak Köpekleri ile İstanbul Film Festivali’ndeydi. Uzun, meditatif ve dokunaklı bir sinema deneyimi sunan yönetmenle röportaj yaptık.

Nando Salvá

Ai qing wan sui / Yaşasın Aşk (1994), He Liu (1997) ve Bu san / Elveda Sinema (2003) gibi şaheserleriyle yeni Tayvan sinemasının en farklı seslerinden biri olarak çıkış yaptığı zamanlardan beri Tsai Ming-liang hep sinemayı alışılmış kalıpların dışına taşıyan bir sinemacı oldu ama son yıllarda buna iyice ağırlık verdiğini söylemek mümkün. Geçtiğimiz yıl Venedik Film Festivali’nde Büyük Jüri Ödülü’ne layık görülen, bu ay İstanbul Film Festivali’nde izleme imkanı bulabileceğiniz yeni filmi Sokak Köpekleri bu açıdan da bir zirve noktası kabul edilebilir yönetmenin kariyerinde. Minimum diyalog ve kameranın hareketsiz insanları takip ettiği uzun, durgun, plan sekans sahneler üzerine kurulu film, Taipei’in kenar mahallelerinde yaşayan yıkılmış bir ailenin tarifsiz derecede yoğun duygularla dolu, kahredici güzellikte ve bir o kadar hüzünlü portresi. Tsai Ming-liang Sokak Köpekleri’nin son filmi olacağını söylemişti. Eğer gerçekten film çekmeyi bırakırsa sinema büyük şairlerinden birini kaybetmiş olacak.

Sokak Köpekleri’ni çekme fikri nasıl ortaya çıktı?

10 yıl önce Taipei sokaklarında araba kullanıyordum, trafik ışıklarının yanında ayakta duran, reklam panosu taşıyan birini gördüm. Adam hiç kıpırdamıyordu, kimse onu fark etmiyordu sanki. Geçen zamanın onun için hiçbir değeri yokmuş gibiydi. “Daha ne kadar orada duracak? Ne zamandır orada? Tuvalete nasıl gidiyor? Arkadaşları ya da ailesinden birileri yanından geçerse ne olur? Utanır mı?” diye merak etmiştim. Ona derin bir yakınlık hissettim. Çok geçmeden insan reklam panoları Taipei’de çok yaygınlaştı; bugün artık sandviç adamlar Taipei manzarasının ayrılmaz bir parçası.

Filmin tamamı sokaklarda, terkedilmiş alanlarda ve yıkık binalarda geçiyor. Neden böyle mekanlar seçtiniz?

Asya kentlerindeki hızlı gelişme bende endişe ve belirsizlik hissi uyandırıyor. Binalar, yollar ve metrolar sürekli yenileniyor, yıkılıyor ve yeniden yapılıyor ya da öylece terkediliyor. Koca bir inşaat alanında ya da bir yıkıntıda yaşıyoruz sanki. Ama gerçek şu ki o yıkıntıda tıpkı ölümde olduğu gibi huzurlu bir güzellik var. Benim için o alanlar kendi başına birer karakter. Onları buldum ve hikayelerini dinledim. İçlerindeki insanlar dünyanın absürtlüğü içinde dolanan birer hayalet, birer ruh adeta. Bana bu hızlı gelişme karşılığında ödediğimiz absürt ve acımasız bedeli hatırlatıyorlar.

Öyleyse Sokak Köpekleri’nin sosyal bir film olduğunu söyleyebilir misiniz?

İçinde yaşadığımız toplumdan bahsediyor. Baktığımız her yerde işsizlik dramatik oranda yükseliyor, evsizlerin sayısı artıyor. Çoğu kişi için hayat daha da zorlaşıyor, ben de bu zorlukları ele almak istedim. Modern dünya ticari başarıya odaklanıyor. Her ülke, her kent ekonomik büyümenin peşinde. Peki ama o birkaç kişinin başarısı dünyayı daha iyi bir yer yapacak mı? Daha yüksek binalarımız, her yerde daha fazla lüks var ama bütün bunların yanında insanların çoğu zavallı hayatlar yaşıyor, dünya onları terk etmiş adeta. Bununla beraber, ben toplumcu bir sinemacı değilim, ekonomik ve sosyal mekanizmaların işleyişini incelemiyorum. Ama marjinal insanlarla ilgili filmler yapmayı seviyorum çünkü onlar benim hayatımın ve kimliğimin bir parçası. Sinemacı olarak ben de benzer bir noktadayım.

Biçimsel olarak filmleriniz genellikle uzun plan sekanslara dayanıyor, çok az kesme yapıyorsunuz ve izlediğiniz bu görsel strateji filmlerinizin yapısında hikaye akışından çok daha belirleyici bir rol oynuyor. Bu yaklaşımınızı açıklayabilir misiniz biraz?

Yıllar içinde anlatı ya da hikaye gibi kavramlardan giderek daha çok sıkıldım. Hikaye anlatımıyla ilgilenmiyorum. Sokak Köpekleri’nde senaryoyu filmi çekerken oluşturdum ve bir hikaye yapısı kurmaya çalışmaktan vazgeçtim. Yani bir sahneyle bir sonraki arasında hiçbir bağlantı yok aslında; bu da zamanda kopukluk yaratıyor. Esasen filmin bir başı ya da sonu yok. Her sahne gerçek zamanlı bir aksiyon ve her birinde farklı ışık açıları, farklı gölgeler ve farklı ses ortamlarını filme aldım. Buna bayılıyorum. Filmlerimde hep sinema dilini yeniden yaratmaya ve unutulan şeyleri yeniden keşfetmeye çalıştım ki seyirci kendi imgeleminde eksik olanı tamamlayabilsin.

Bu iddialı yaklaşım filmleriniz için para bulmanızı zorlaştırıyor olmalı, öyle değil mi?

Çekime başlamadan önce senaryoya benzer bir şey yazıyorum her zaman tabii, çünkü fon bulmak için bunu yapmak gerekiyor. Çok sinir bozucu ama yapılması gerekiyor. Filmlerimin finansmanına katkıda bulunan bütün kamu kurumları gerçek bir senaryo ve bir pazarlama planı talep ediyor. Ama sonra film çekerken bunlarla hiç ilgilenmiyorum. Hatırlıyorum da Visage / Surat’ı (2009) çektiğimde bir yatırımcı filmi izledikten sonra yapımcılarımı arayıp “Benim para verdiğim film bu mu?” diye sormuştu. Çok sinirlenmişti.

Filmlerinizin hepsinde su ve nem neden bu kadar çok yer alıyor?

Çünkü karakterlerimin bitkiler gibi sulanmaya ihtiyacı var. Su sevgi gibi, karakterlerimin de en fazla buna ihtiyacı var. Sadece suyla ilgili bir şey değil bu, filmlerimde hep aynı maddeleri kullanıyorum; tıpkı bir rengin ya da bir kompozisyonun bütün ifade olanaklarını keşfeden bir ressam gibi.

Lee Kang-sheng, Qing shao nian nuo zha / Rebels of the Neon God’dan (1992) beri bütün filmlerinizde rol aldı. Nasıl tanımlarsınız aranızdaki ilişkiyi?

1991’den beri beraber çalışıyoruz ve ayrıca yıllarca beraber yaşadık. O benim ne istediğimi bilir ve ikimiz de birbirimizin aklından geçeni biliriz. Dolayısıyla bırakıyoruz oluyor. Rol yapan oyuncu istemiyorum. Kameramın önünde yaşayan gerçek insanlar istiyorum. Lee de her zaman benim için bunu yaptı. Bütün sinemamı onun yüzüne borçlu olduğumu söyleyebilirim.

‘Yavaş sinemanın ustası’ olarak anılıyorsunuz. Filmlerinizin o kendine has temposu nereden kaynaklanıyor?

Gençken herkesi geride bırakırdım, çok hızlı yürürdüm. Şimdi daha yaşlıyım ve çok da sağlıklı değilim. Benim yavaşlığım Lee Kang-sheng’in üzerimdeki güçlü etkisinden kaynaklanıyor aslında. Onun yavaş, neredeyse ağır çekimde gibi yaşayışı, bende hep hayranlık uyandırmıştır. Neredeyse etik bir yavaşlıktır bu. Yavaş yemek içmek iyidir her zaman ne de olsa. Ama bunun da ötesinde yavaşlık isyankar bir tavır olabilir.

Neye karşı bir isyan?

Modern yaşamın bize dayattığı hızla yüz yüze geldiğimde kaybolmuş hissediyorum. Bir nefes alamıyoruz; hiçbir çıkış olmadığını biliyoruz ama yine de ilerlememiz söyleniyor. Durup düşünmek için neden bu kadar az zaman harcıyoruz? Neyin peşinden koşuyoruz? Benim için yavaşlık zamanımızın karmaşası ve dağınıklığı içinde yönümü bulmanın bir yolu. Hızlı olma ihtiyacı yaşamın büyük baskılarından biri haline geldi ve sinemacı olarak benim amacım bununla savaşmak, kendimi bütün baskılardan kurtarmak.

Sokak Köpekleri’nin son filminiz olacağını söylediniz. Ciddi miydiniz?

Evet umarım öyle olur. 20 yılda 10 film çektim ve hepsiyle gurur duyuyorum, gerçekten kusursuz olduklarını düşünüyorum. Kariyerimdeki hiçbir şeyden pişman değilim. Fakat hayat kısa ve sinema hayatımın yalnızca bir parçası. O kadar önemli değil artık, özellikle de çekecek başka filmim olmadığını düşündüğüm için. Sinemanın girdiği yoldan çok sıkıldım. Piyasanın mekanizmalarını reddediyorum, filmlerin eğlence değeri denilen şeyi ve popüler zevke yaltaklanmayı… O dünyaya ait olmak istemiyorum.

Seyirciyi ne kadar önemsiyorsunuz peki?

Onlarla sorunlu bir ilişkim var, özellikle Asyalı seyirciyle. AVM’lerdeki sinemaların şekillendirdiği bir film zevkine sahipler. Sinema o kadar umurlarında değil. Filmler olmadan da yaşayabilirler. Çin’de ve Tayvan’da çoğu kişi hiç sinemaya gitmez, gişe filmlerinin korsan DVD kopyalarını izlerler. Avrupa’da arthouse filmler gösteren sinemalar bulabilirsiniz ama Asya’da yoktur. O yüzden Asyalı seyirciler daha önce hiç görmedikleri türden bir film gördüklerinde çok kaba ve agresif bir şekilde reddederler o filmi. Her şeyi biliyormuş gibi davranırlar ama aslında hiçbir şey bilmezler, cahildirler. Sinema, tek derdi seyircinin beklentisini karşılamak olduğunda kaçınılmaz olarak ölecektir. Yine de, 100 yıl sonra hiçbirimiz dünyada olmayacağız ama Jeanne Moreau’nun yüzü hala burada olacak.

 

THE PICKS-