Aug 20 2015

Türkiye'nin 'Kayıp Gölgeler'i


Vahap Avşar'la kavramsal sanat ve SALT Beyoğlu'ndaki sergisi üzerine...

Kültigin Kağan Akbulut

Vahap Avşar 80'li yıllarda henüz memlekette adını sayılı insanın duyduğu kavramsal sanat alanında işler yapmaya başladı. Yaptığı her sergide sorun yaşayınca kafa dinlemek için yurtdışına gitmeye karar verdi ve kendini New York'ta buldu. Dönem tam da Türkiye'de kavramsalın, politik sanatın keşfedilme yıllarıydı ama Avşar üretimlerini uzaklarda sergiledi. Bir ara sanatı bıraktı ama imgelerle hesabı bitmedi, tasarım şirketi kurdu, arşivleri kurcaladı, Türkiye siyasetinin en derinlerindeki görsellerle boğuştu.

AND Yayınevi'nin kartpostal arşivi üzerine yıllardır çalışan Vahap Avşar, Salt Beyoğlu'ndaki 'Kayıp Gölgeler' sergisinde arşivdeki kartpostal haline gelmemiş fotoğrafları gün ışığına çıkarıyor. Sürreale kayan Türkiye görüntüleri üzerinden kendi okumasını yapan Avşar, dönemin hafıza kodlarını kurcalıyor.

AND Yayınevinin kartpostallarıyla nasıl karşılaştınız? İlk gördüğünüzde neler düşündünüz?

Bu arşiv otobiyografik bir şekilde başladı. Çocukken bu AND kartpostallarına bakarak resim yapardım. Görsel tek kaynağım buydu. Alp manzaralı, ağlayan çocuklu birçok resim yapmıştım. 2010'da Platform rezidansı vesilesiyle geldiğimde yapmak istediğim şeylerden biri ağlayan çocuk resimlerini bulup üzerine kavramsal bir şey yapmaktı. Kartpostalları ararken arşive çarptım. İflas etmiş bir şirketti, arşivi korumak istiyorlardı ama nasıl yapacaklarını da bilmiyorlardı.

Bir imaj ararken 25 bin imaj buldum. Bununla çalışabilir miyim, bunları almaya hakkım var mı, müzeye gitse daha mı iyi olur diye birçok soru kafamdan geçti. İlk başta otobiyografik yönü vardı ama arşivi görünce olay değişti. Kişisel mesele olmadığını Türkiye ile ilgili bir mesele olduğunu görüp korumak ve sanat işleri yapmak için aldım.

Peki bu kartpostallardan iş yapma süreci nasıl gelişti? Bu malzemeyi nasıl değerlendirmeye başladınız?

Ben ilk aldığımızda bu sanat olur mu olmaz mı bilmiyordum. Halihazırda yapılmış bir şey çünkü. Sanat değil kendi başına bir arşiv. Bunu da devamlı vurguluyoruz. Platform rezidansında 3 ay buna uğraştım. Arşiv karmakarışık olmuştu. Onu önce temizlemem gerekti. Ardından bunları iki üç ayda bir gelip bavulla New York'a götürdüm. Tekrar tekrar üzerinden geçtikte birçok ilginç hikaye çıktı. O yüzden de ilk yaptığım iş, gizemli bir meseleden dolayı iş oldu. Bir takım zarfların üzerinde "İpdal" yazıyordu ve çarpı işareti vardı. Önce bunu araştırdım. Matbaacıları bulup sordum. Sıkıyönetim Sirkeci'de yasak yayınları ararken buna rastlıyorlar ve üzerinde çarpı olanları yasak yayın kapsamına alıp toplayıp götürüyorlar. Arşivci de filmleri saklıyor. Ve ileride yanlışlıkla basılmasın diye "İpdal" yazıyor.

Çoğunlukla askerlerin yanında kız arkadaşıyla çekilmiş romantik görüntüleri. Herkesin zamanında sevgilisine, ailesine gönderdiği resimler. Ama askerin ciddiyetine zarar veren imajlar deyip yasaklıyorlar. Bir de uzaktan çekilmiş askeri tesis fotoğraflarını da yakıyorlar. Bu arşivden yaptığımız ilk iş "İpdal" oldu. İstanbul, New York ve Berlin sergilerinde dolaştı.

Bu sergide neler göreceğiz?

Bir şehir kartpostalında gördüğüm bir adam başka bir şehirde de karşıma çıktı. Beyaz bir otomobil farklı fotoğraflarda vardı. O hikayeleri grup grup ayırıp üzerine çalışmaya başladım. Salt'taki sergide de 50 adet hiç yayımlanmamış, kartpostal haline gelmemiş, garip, sürreal denebilecek bu fotoğraflar var. Kartpostal işi iyi olunca on kadar fotoğrafçıyı Türkiye'ye seyahate gönderiyorlar. Köy köy, meydan meydan fotoğraf çekip, sonra gelip teslim ediyorlar. Basımevi editörü filtreliyor, hangisinin kartpostal olacağına karar veriyor. Bazı imajları da hiç kullanmamışlar çünkü kartpostal olacak imajlar değiller. Bu görüntülerin arkasında da ilginç hikayeler oluşmaya başladı. Bu sergide de kabaca bazı hikayeler anlatıyorum. Beyaz otomobilin hikayesi, ibadet eden adamlar, subaşında adamlar. Kendi kafamda yazdığım bazı hikayelerin temsili olan slaytları bastırdık. İzleyici dolaştığında kendi deneyimleriyle hikayeler çıkaracak; fotoğrafçı, editör ve benim dışımda hiç kimse görmedi.

Malatya'da doğup İzmir'de lisans eğitimi aldınız, Ankara'da yüksek lisans, New York'ta yaşam; Amsterdam, Londra, NY, İstanbul, Ankara'da sergiler. Bütün bu karmaşa sanatınızı nasıl etkiliyor? Tam olarak nereye aitsiniz?

Aslında bana karmaşa gibi gelmiyor ve sanatımı da etkilediğini de sanmıyorum. Etkilemedi derken New York'ta değil İstanbul'da da yaşasaydım dünyaya bakışım ve sanat yapış biçimim aynı olurdu. Sanat bir süzme, filtreleme biçimi. İnsanların evrensel deneyimleri, draması var. Nasıl İstanbul'daki sokak köpeğiyle Münih'teki ev köpeğinin davranışları arasında fark yoksa insan da bence çok değişmiyor.

Benim sanat yapış biçimim bu deneyimleri, etkileri hazmedip oradan filtrelemek üzerine; temelde sanat yapmak bu. Belki de daha çok siyasi meselelerle uğraştığım için bu soru önemli. Ama siyasi meseleler de temel insan dramından, insanın ihtiyacı olan özgürlükten kaynaklı bir mesele. Tabii ki bu coğrafyanın meseleleri farklı; çok daha sert yaşanıyor burada hikayeler. O yüzden de bu coğrafya beni çok çekiyor, buradan beslenme ihtiyacı hep var. New York'ta yaşasam da çok uzak değilim.

Türkiye'yi takip ediyor musunuz?

Türkiye'yi sürekli takip ediyorum. Hatta bazen buradakilerden daha çok takip ediyorum. Uzakta olunca meseleler daha berraklaşıyor, görünür hale geliyor. Her fırsatta ve önemli dönemde de geliyorum.

Türkiye'ye dair bir meseleyle ya da imgeyle ilgili iş üretiyorsunuz ama bu işleri yurtdışındaki bir yerde sergiliyorsunuz? Bilmeyen birine bu imgeleri nasıl anlatıyorsunuz? Bu sorunla çok boğuşuyor musunuz?

Bu bir handikap tabi. Buraya dair bir meseleyi, buradaki görsel imgelerle, kelime dağarcığı ile anlatmak zor. Bunu ilk kez '92 yılında Amsterdam'da yaşamıştım. O zaman devlet miti üzerine çalışıyordum, Türkiye'ye ait meseleleri, Amsterdam'daki izleyiciye nasıl anlatırım diye düşünmüştüm. İlgili, takip ediyor olsalar da bildikleri ve bekledikleri bir folklorik Türkiye imajı var. Kendi meselelerimi batıda nasıl anlatırım diye düşünüyordum. O yüzden özellikle klişe bir konuyu seçtim, semazenleri ele aldım. Avrupalının da bildiği tipik ve kuvvetli bir imaj. Ama meseleyi yapış nedenim tamamen özel hikayelerimi anlatıyordu. Otobiyografik meseleleri semazen heykelleri üzerinden anlattım. Her sergide bu mesele var. Buraya ait ikonografileri gösterme handikapı var. İzleyiciyi önce eğitmek gerekiyor.

90'larda politik içerikli sanat yapıyordunuz ancak bunu yaptığınız dönem henüz bu işlerin kabullenilmediği dönem. Aynı şekilde buluntu çalışmalar da o dönemler pek bilinen bir şey değildi. Ancak siz ayrıldıktan sonra Türkiye bu iki açıdan da patlama yaşadı. Siz nasıl değerlendirirsiniz bu durumu?

Benim gidişim biraz trajik oldu, gitmek zorunda bırakıldım. Çünkü yaptığım işler sabote edildi. Küçük ve dekoratif işler yapan sanat dünyası vardı. Bunlar da benim pozisyonumdan çok rahatsız oluyordu. Siyasi işlerle uğraşmam, farklı malzemelerden sanat yapmam, video çekip sanat diye göstermem ürkütüyordu. Kendilerine bir saldırı olarak görüyorlardı; benim yaptığım işleri önce görmezlikten geldiler, sonra rahatsız olup sabote etmeye başladılar. İşin içinde devlet de var tabi. Birkaç sergi arka arkaya kapanınca ben burada artık devam ettiremeyeceğimi düşünerek kaçma niyetim oluştu. 95'te doktoramı bitirip savunmamı yapıp kafamı dağıtmak için gitme planları yaptım. New York tesadüfen oldu, hiç düşünmemiştim, bir sanat rezidansı için çağrıldım. Gittiğimde iyi karşılandığım için kaldım, 15 yıl da gelmedim. Dediğiniz gibi benden sonra patladı olay.

O zamanlar yaklaşık 10 sanatçı kavramsal işlerle uğraşıyordu. 10 sanatçı içinde de ayrıksı bir yerim vardı. Ben onlara ‘asık suratlı kavramsalcı’ diyorum, kitabına göre, ‘textbook’ tanımına göre kavramsal sanat yapıyorlardı. Benim yaptığım işler de onlara fazla sıcak, fazla yerel, politik geliyordu. O arkadaşlar bir Amerikalı, Fransız gibi kavramsal sanat yapıyorum diyordu. O yüzden paslaşabildiğimiz birkaç sanatçı vardı. Yaptığınız işe içsel olarak inansanız da, işleriniz algılanmayınca reddedilmiş oluyorsunuz. O ruh haliyle gittim. Benden birkaç yıl sonra doğmuş kuşak bir kanal buldu ve ses getiren işler yaptılar. Ben tabi uzaktan izleyebildim.

İstanbul sanat dünyasını nasıl görüyorsunuz?

İki üç yıl önce çok hareketliydi. Bir anlamda doğal, çünkü üretim enflasyonu vardı, onun yerine oturması için elenmesi gerekiyordu. Ama tabi son siyasi ve ekonomik gidişattan dolayı da insanlarda bezginlik, yılgınlık var. O nedenle bir iki yıldır yavaş görüyorum.

Türkiye'den ayrıldıktan sonra sanat işlerinize ara verdiniz? Bu süreci biraz anlatır mısınız?

2008'de sanat yapmaya ara verdiğimi ilan ettim, bir tasarım şirketi kurmuştum. Sanat yapmayı da bırakmadım ancak birkaç istisna dışında göstermedim. Bir uyku dönemi diyebilirim. 10 yıl kendimle hesaplaşma dönemiydi. O dönem az da olsa işlerim var ama göstermedim.

Şu an kariyerinizi nerede görüyorsunuz? İstanbul'da sanat yapma konusunda ne düşünüyorsunuz?

İstanbul beni çok besleyen bir coğrafya, buradan çok fikir çıkıyor. Ama dünyanın neresinde iş yaparsam yapayım çoğunlukla görüntüler üzerine düşünüyorum. Şu an milyonlarca imaj görüyoruz, onları eski imajlarla ilişkilendiriyorum. Özellikle basılı, dolaşıma girmiş imgeler benim için önemli. Ve durumların nasıl kontrol edildiği önemli benim için; internetten önce sınırlı basın vardı ve onlar da resmi ideolojinin kontrolü altındaydı. Şimdi imge enflasyonu var ama ben buna rağmen bazı imgelere kafayı takıyorum, yıllarca masamda tutup başkalarıyla ilişkilendiriyorum, yeni konseptler çıkarıyorum. O yüzden bu arşiv beni hayatım boyunca uğraştıracak zengin bir rüya. 1969 sonrasında Türkiye'ye dolaşıma giren en önemli imgeler burada.

 

THE PICKS-