Mar 19 2015

Paris’te Neler Oldu?


En göze çarpan koleksiyonlar, etkileyici sahne şovları, hatta tasarımcıların giydikleriyle moda ayının her şeyiyle en yoğun durağı Paris Moda Haftası…

Şahin Çakıroğlu

Paris kuşkusuz beklentilerin en yüksek olduğu moda şehri. Bunun yanında sektördeki en yoğun geçen ayın bitiş çizgisinde yer alması birçok ağır sorumluluğu Paris’in üzerine ekliyor. Bir aydır o şehirden bu şehre koşturan moda emekçileri bir yandan soluklanmaya çalışırken diğer taraftan da kalan son enerjileriyle olağanüstü show’ları ve partileri takip etmeye çalıştılar.

Günümüzde moda haftaları sadece sunulan koleksiyonlarla değil; sahne dekorları, after partileri, ilginç sunumları hatta müzik seçimleriyle dolu dolu bir paket halinde olmak zorunda. New York ve Londra bu özellikleri barındıran dinamizme fazlasıyla sahip şehirler, çok daha enerjik ve yenilikten yanalar. Ancak söz konusu Paris olunca tüm bunları bir kenara atıp, moda ve sanat algımızı çok daha derinlere indirmemiz gerekiyor. Paris kesinlikle dinamik, aynı zamanda çok köklü bir geleneğe sahip. Sektörde başı çeken markaların yarısından fazlası için kendi evlerinden farksız. Bu yüzden de sahne Paris’te olduğu zaman haklı özgüvenleriyle podyumu tüm güçleriyle zapt ediyorlar.

Chanel, Alexander McQueen, Valentino

Moda haftasının son günü aynı zamanda en yoğun programı barındıran gündü diyebiliriz. Karl’ın Chanel sunumu, Grand Palais’nin devasa bir Fransız bistrosuna dönüşmüş haliyle başladı. Etrafta garsonluk yapan modeller bir taraftan da Chanel’in siyah-beyaz ağırlıklı koleksiyonunu taşıdı. Yün parkalar ve bomber ceketler ne kadar genç görünse de tamamlayıcı aksesuarlarla bir bütün olarak klasik Chanel çizgisinin dışında değildi. 

Sarah Burton tam anlamıyla Alexander McQueen’e övgü niteliğinde bir koleksiyon çıkardı. Doğadan yola çıkan koleksiyon,  karanlık romantizmi feminen bir çizgide buluşturarak tıpkı McQueen’in yaptığı gibi karanlığın içindeki saklı ‘güzeli’ göstermeye çalıştı.

Sosyal medyayı anlık sarsan en etkili show Valentino’ydu. Ünlü aktörler Ben Stiller ve Owen Wilson’ın beraber maviler içinde podyuma çıktıkları an, herkes bir anda telefonuna saldırıp tüm sosyal medya hesaplarında bu anı paylaştı. Seyircinin bir anda coşmasını sağlayan ikili, kelebek desenleri içinde podyumda adeta ‘Zoolander 2’ filminin promosyonunu yaptılar. Defileden sonra Anna Wintour’la çekildikleri poz da görmeye değer. 

Saint Laurent, Sacai, Dior

Tim Blanks’in dediği gibi biraz punk, biraz glam ama çoğunlukla rock! Hedi Slimane’ın 70’ler takıntısı bu kez de tüm Saint Laurent koleksiyonuna hakimdi. Müzikle modayı bir araya getiren show herkesin favorisiydi. Bu sefer ‘asi gençlik’ten, ‘kötü kızlar’a terfi eden modeller rock-starların groupie’lerinden farksızdı.

Abartılı kürkleriyle haftanın sonbahar-kış sezonuyla ilgili olduğunu en çok vurgulayan koleksiyon Sacai’ye aitti. Centre Pompidou’nun dokuzuncu katında gerçekleşen defile, kürk ve deri ağırlıklıydı. Özellikle yakası kürklü oversized deri ceketler ve püskül ayrıntıları, Sacai’nin her koleksiyonunda beslendiği zıtlıkları kusursuz yansıtıyodu.

İlk kez 1947’de leopar desenini kürk dışında moda dünyasına sunan Dior, bu sene modaevinin geçmişiyle özdeşleşen bu hayvan desenlerini daha feminen bir çizgide sergiledi. Pembe zeminde boy gösteren modeller maskülen formlarla vahşi ama feminen duruşu bir arada taşıdı.

Podyumun Son Misafirleri

Peki tasarımcılar ne giydi? Sonuçta podyumda en son sırada boy gösterenler onlar. Genelde koleksiyonlarındaki dikkati dağıtmamak için siyah giyinen tasarımcıların arasında bu sene biraz daha cesur davrananları vardı. Proenza Schouler ve Jack McCollough bu geleneği bozarak gri ve kırmızı sweatshirt’lerle sahneye çıktılar. Diane von Furstenberg klasik DVF elbisesiyle, Jeremy Scott ise ‘Moschino ready to bear’ tişörtü ile podyumdaydı. Son olarak Balmain’in genç direktörü Olivier Rousteing parlak mavi ceketi ve beyaz tişörtüyle kuşkusuz podyumdaki en sade ve cool tasarımcıydı.

 

 

 

 

 

THE PICKS-