Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Mart 23, 2020 | İlham Veren Eserler
ART DESIGN

İlham Veren Eserler

“Love art dearly, I mean it. Don't do it if you aren't absolutely possessed by it. No one needs trifling stuff or halfhearted things” – Jenny Holzer

Kendimizi üretmeye ve beslemeye adadığımız, bambaşka içsel yolculuklara çıkardığımız şu günlerde ilhamın önünü kesmemek gerek. Adını modern sanat sahnesine yazdırmış yüzlerce eser arasından malum gündemimizle yolu keşişen, en tuhaf, en yaratıcı eserleri derledik. Her anda sanatın mümkün olduğunu bilerek…

 

Sophie Calle, Take Care of Yourself

Sophie Calle, 1970’li yıllardan bu yana işlerinde kışkırtıcı ve tartışmalı metodları keşfeden, bu farklı metodlarla kendi duygusal ve psikolojik hayatını mercek altına alan bir sanatçı. İnsanların birbirleriyle nasıl iletişimler kurduğunu irdelediği eserleriyle tanıdığımız Calle, “Take Care of Yourself” başlıklı işinde de benzer bir yol izlemiş. 2007 Venedik Bienali’ne hazırladığı bu iş aslında ona mail yoluyla gelen bir ayrılık mektubuyla başlıyor. İlk olarak Venedik sokaklarında dolanmaya başlamış. Tanımadığı insanların gölgesi olup takip etmiş; hizmet görevlisi olarak otellere başvurarak ziyaretçilerin yanında getirdikleri eşyaları fotoğraflamaya başlamış. Aşkın, kalp kırıklıklarının, cinsiyetin, samimiyetin, kimliğin ve emeğin ardında yatan duygu ve koşulları keşfe çıktığı işler, 107 kadının bu mektubu nasıl algıladığı ve yorumladığı üzerinden büyüyor. Portreler, metin analizleri ve kayda alınmış performanslar ile bir araya gelen pek çok element, bilimsel araştırmalardan çocuk masallarına dek uzanan farklı incelemeleri de beraberinde getiriyor.

“I received an email telling me it was over.
I didn’t know how to respond.
It was almost as if it hadn’t been meant for me.
It ended with the words, “Take care of yourself.”
And so I did.
I asked 107 women (including two made from wood and one with feathers),
chosen for their profession or skills, to interpret this letter.
To analyze it, comment on it, dance it, sing it.
Dissect it. Exhaust it. Understand it for me.
Answer for me.
It was a way of taking the time to break up.
A way of taking care of myself.”

Jenny Holzer, Projections

Verilmek istenen mesajı en doğru şekilde nasıl aktarabiliriz? 70’li yılların ortasından bu yana şehirleri kelimelerin gücüyle boyayan sanatçı Jenny Holzer, bu sorunun cevabını biliyor. New York sokaklarını ve binalarını mesajlara boğduğu “Truisms” başlıklı serisiyle başladığı yolculukta akılda kalan önemli bir mesaj vermişti: “Symbols are more important than things themselves...There’s a fine line between information and propaganda...Your actions are pointless if no one notices them.” Geçen 40 yılı aşkın süre içinde LED ışık projeksiyonları ile mesaj vermenin onlarca farklı metodunu geliştirdi. Şiirin gücünü, savaş, şiddet ve politikaya dair mesajlar vermek üzere evrilten sanatçı, iş birliği içinde olmanın, dili bir değişim aracı olarak kullanmanın ve daima sanatı sevmenin mesaj vermekte ne kadar güçlü olduğunu kanıtlar nitelikte. Holzer’e göre doğru mesajı vermenin anahtarı ilk olarak doğru ortam ve aracı seçmekten geçiyor. Ardından da bu doğru araçı farklı araçlarla buluşturarak içine sinen, özgün bir yaklaşımla buluşturmak. Seni sarmalayan çevreyi iyi kullanmak, sonsuz bir iş birliğini içine girmek, var olan sınırları yıkmak, süpriz elementi eksik etmemekse mesajı en doğru şekilde karşı tarafa geçirebilmek için önemli bir zemin hazırlıyor.

Tracey Emin, My Bed

1998 yılında ürettiği “My Bed” başlıklı işiyle ses getiren sanatçı Tracey Emin, kendi yatağı ve yatağını çevreleyen objelerle medyada büyük yankı uyandırmıştı. Gördüğümüz her ne kadar perişan bir sahneyi çiziyor olsa da, bu durum, eserin vermek istediği etkiyi hiç azaltmamışa benziyor. Sanatçı ilhamını geçirdiği depresif bir dönemden almış. Sadece yatağında yaşadığı, alkol harici hiçbir şey tüketmediği, cinsel anlamda doygun olduğu bu dört günlük süreçin sonunda yarattığı dağınıklığı görüp, tuhaf bir üretimde bulunduğunu fark etmiş. Sert yorumlarla karşılaşan ve herkesin yatağını sergileyebileceğini söyleyen eleştirmenlere cevabı ise şu şekilde olmuş: “Herkes yapabilirdi ama yapmadılar değil mi? Daha önce kimse böyle bir şey yapmadı.” 1999 yılında Turner Prize kısa aday listesine giren eser, kazanamamış olmasına karşın bugüne dek şöhretini sürdürmeyi başardı.

Grayson Perry, The Vanity of Small Differences

Adını Freud’un psikanalitik söyleminden alan ve “bize en yakın olanın en büyük hoşnutsuzluğu yarattığı” anlamını taşıyan “The Vanity of Small Differences” başlıklı eser, altı duvar kiliminden oluşan bir seri ve modern tüketim kültürünün renkli ve detaylı birer eleştirisi niteliği taşıyor. Perry’ye göre, ne kadar farklı ve özel olduğumuzu ifade etmek üzere satın aldığımız her şey aslında sosyal sınıfların belirlediği normlara katkı sağlamaktan başka bir ifade taşımıyor. Çocukluğundan itibaren çevresindeki insanların inşa ettiği görsel sahnelere ilgi duyan Perry, zaman ilerledikçe bu sahnelerin tuhaflıkları keşfe çıkmış. Orta sınıf neden organik yiyecekleri ve geri dönüşümü bu kadar seviyor? Anneannem neden saksı bitkilere ve bakır süs eşyalarına bu kadar takıntılı? Şato sahibi insanlar neden yıranmış tüvit ceketler giyer? Bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde sahip olduğumuz nesnelerle, toplum içindeki yerimizi belirlediğimizi düşünen sanatçı, eserleriyle bambaşka diyalogların önünü açıyor.

Mike Nelson, The Coral Reef

Sanatçı Mike Nelson’ın 2000 yılında sergilediği eseri “The Coral Reef” 15 odanın bir koridorla birbirine bağlandığı devasa bir enstalasyon olma özelliğini taşıyor. Nelson, hali hazırda var olan boş galeri, bina ve otobüsleri kullanarak içerisinde yeni mekanlar inşa etmekle biliniyor ve bu eser ziyaretçileri paralel bir dünyaya davet ediyor. “The Coral Reef” sergilendiği galeri içerisine oturtularak, galeri mekanının duvarlarını kaybettiriyor ve deneyimlenecek yepyeni bir mekanı beraberinde getiriyor. Girdiğiniz anda size bir bekleme odası karşılıyor ve ziyaretçiler diledikleri düzende içeride hareket edebiliyorlar fakat ufak bir şaşırtmacyla. Birbirini takip eden odaların aslında her biri bir bekleme odası ve hiçbir yere bağlanmıyor. Bu enstalasyon fikrini her gün önünden geçtiği bir ofisten alan Nelson, belli bir amaç için inşa edilen mekanların aslında çok farklı şekillerde kullanılabildiğine şahit oluyor; üstelik bu mekanlar, devamında beklenmedik başka odalara açılabiliyor.

 

BY Derin Övgü Öğün