Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Ocak 02, 2020 | Refik Anadol: Latent Being
ART DESIGN

Refik Anadol: Latent Being

Gerçeklik algısını ve hayal gücünün sınırlarını zorlayan "Latent Being'" sergisini görmek için son şans.

Refik Anadol, Berlin’deki sergisi “Latent Being” ile bir nevi şehrin kolektif bilinçaltını yeniden yaratıyor. Latent Being, 1960’lardan kalma elektrik santrali Kraftwerk binasını Berlin’in en büyük sergi mekanına dönüştüren Light Art Space’in açılış sergisi olarak ziyaretçiler ile buluşuyor. 

Enstalasyon, izleyicilerin eseri şekillendirmeye katkıda bulunmalarını sağlayan yapay zeka algoritmaları ve interaktif yerleştirmeleriyle ziyaretçilerine oldukça büyüleyici bir deneyim vadediyor.

Refik Anadol’a göre, makineler ile birlikte insanlar alışılmışın ötesinde düşünebilmeye ve eskisinden daha farklı tipte bir hayal gücü ile üretebilmeye başlıyor.

Görsel şov, Anadol’un ekibinin online olarak bulduğu, kimi günümüzden, kimi de arşivlerden toplanan 10.000 adet Berlin fotoğrafının hızla birbirlerini takip edişiyle açılıyor. Geriye doğru hareketi yaratan sadece ışık olmasına rağmen, resimlerin arasında yürümek, fiziksel bir akıma karşı yürüdüğünüz hissini yaratıyor.

Girişte, ziyaretçilere birer “ziyaretçi kartı” veriliyor. Algoritmaların devrede olduğu bu kart, aynı zamanda bir takip cihazı. İnsanlar hareket ettikçe onları takip eden koordinatlar, beton zeminde görünür hale geliyor.

Algoritma aracılığıyla toplanan tek şey, konum bilgisi değil. Cihaz, hareket kalıplarının yanı sıra, ziyaretçilerin enstalasyonda geçirdikleri süreyi de not ediyor. Bu veriler şovun temposunu ve görsel seçimlerini etkiliyor; bu sayede de ziyaretçilerin hareketleri enstalasyona entegre ediliyor ve ziyaretçiler, yerleştirmenin bir parçası haline geliyor. “Günün sonunda, enstalasyon içerisindeki fiziksel hareketlerimiz aracılığıyla da, dijital alandaki günlük eylemlerimizde de makineyi besleyen ve yöneten bizleriz.” diyor Anadol.

Serginin ikinci bölümünde, projeksiyonlar kararıyor ve renkli lazerlerin ortaya çıkardığı geometrik şekiller ile sinir ağının soyut bir temsili yapılıyor. Anadol’un, mimari eserler tasarlama aracı olarak yapı malzemeleri yerine ışığı tercih etmesinin sebeplerinden biri de, insanların onu değiştirmeden de eserle etkileşim kurabilmeleri. Anadol, “Işık, insanların herhangi bir sorun yaratmadan veya bir şeylerin çökmesine neden olmadan, uzayla etkileşime girebildiği tek malzemedir.” diye açıklıyor.

Eser, GAN’ın (Üretken Çekişmeli Ağlar) algoritmasının ortaya koyduğu şehrin, neoklasik katedrallerinden brütalist beton yapılarına uzanan görsellerinin iç içe geçmesi ile yaratılan bir Berlin imajı ile sonlanıyor. Tüm görseller tanıdık gözükse de, aslında hiçbiri tam anlamıyla gerçek değil. Sonrasında ekrana; değişen, birbirlerine dönüşen, yeniden oluşan, cinsiyetsiz, etnik kökensiz ve ifadesiz suratlar yansıtılıyor.

“Ekrandaki resimlerden hiçbiri, gerçek insanların fotoğrafları değil;
birçok fotoğrafın birikiminden ve dönüştürülmesinden meydana gelen,
yapay zeka tarafından yaratılan görseller. Sinir ağı, oldukça yüksek bir miktarda yüz fotoğrafı kullanılarak, Berlin’deki en gerçekçi “sahte” yüzleri
oluşturmak üzere eğitildi.”

Anadol, bilişsel psikolojiden ilham alıyor ve anılarımızı biriktirebilmemizi sağlayan kodlama süreçlerimiz ile yakından ilgileniyor. Referans olacak anılar olmadan, rüyalar olamayacağını söyleyen Anadol, insanları makineleştirmek yerine, makineleri insansılaştırmayı daha ilginç bulduğunu belirtiyor.

Kerim Karaoğlu’nun, Berlin’in en ünlü gece kulübü Berghain’daki yüksek sesli tekno müzikten, sokak seslerine, radyo titreşimlerinden, araba kornalarına, şehrin çeşitli ortamlarından sesleri toplayarak ve onları internette bulduğu daha eski ses parçaları ile harmanlayarak oluşturduğu serginin soundtrack’i de ilgi uyandırıyor.

Sergi 5 Ocak'a kadar görülebilir.

BY İpek Marmara