Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Çarşamba 15 May | Camp 101
FASHION

Camp 101

MET'in 8 Eylül'e kadar devam eden "camp" temalı sergisi mercek altında.

The Metropolitan Museum of Art, her yıl çatısı altında moda ve sanat tutkunlarını buluşturan özel sergisinin temasını bu kez Camp: “Notes on Fashion” olarak belirledi. Konsepti moda çerçevesinde ele alan MET Müzesi, 8 Eylül'e kadar devam edecek serginin gala gecesinde katılımcıların sınırları zorlayan camp görünümleriyle Amerikalı yazar, aktivist, yönetmen, filozof ve öğretmen Susan Sontag’in kulaklarını çınlattı.

 

Müze temayı belirlerken, ortaya çıkışı 17. yüzyıla dayansa da, 1964 yılında Susan Sontag’in Partisan Review dergisine özel Oscar Wilde’a adadığı yazısında 54 maddede analiz ederek farklı bir boyut kazandırdığı gündeme bomba gibi düşen camp felsefesinden ilham aldı. Andy Medhurst “Camp konseptini tanımlaya çalışmak, yuvarlak bir odada, köşeye oturmak için çaba sarf etmeye benzer” dese de abartıya ve aşırılığa yapılan bir güzelleme olarak yorumlayabileceğimiz camp; moda, sanat ve televizyon dünyasında gözle görülür etkilerinin yanı sıra hayatı algılayış biçimi olarak da değerlendirilebilir.

Gösteriş Tutkunları

Ne kadar dramatik, o kadar iyi yaklaşımını benimsemiş bu felsefeyi biraz olsun çözebilmek için tarihin tozlu sayfalarını karıştırdığımızda, ilk olarak 1671’de Fransız oyun yazarı, aktör ve şair Molière’in bir oyununda ‘poz vermek’ anlamında kullanılan “se camper” fiili ile karşılaşıyoruz. Tam da aynı dönemde Versay sarayını bir av köşkünden barok detaylarıyla dünyanın en gösterişli saraylarından birine dönüştüren, katı moda ve davranış kurallarıyla asilliği yeniden tanımlayan Fransız kralı Louis XIV ile müthiş örtüşüyor bu konsept. Poz ve duruş konusundaki takıntısı portrelerinden, baleye olan düşkünlüğünden, yeni koreografiler geliştirmesinden ve hatta batı dünyasının ilk bale okulu olan Académie Royale de Danse’ı kurmuş olmasından açıkça belli. Kendini her yönden namına ve idealleştirdiği aristokrasiye yaraşır biçimde takdim eden Louis XIV’in camp’in sembollerinden biri haline gelmesine ve MET Müzesi’nin Eylül’e kadar devam edecek camp seçkisinde yer almasına şaşırmamalı.

 

Gizli Bir Kod

Bugünkü haliyle bilinen camp ise 19. ve 20. yüzyılın başlarında şekillendi. 1909’da Victoria döneminde, sözlüğe ilk defa giren camp, ‘abartılı davranış ve hareket’ olarak açıklanıyordu. Yine 1900’lerin başında kullanılan “campish” ise eşcinsel kültürüne has kelimeler arasındaydı. Kendi aralarında bir kod olan kavram ‘gösterişli, abartılı, teatral, efemine’ gibi anlamlara geliyordu. Dönemin popüler dâhisi Oscar Wilde, camp figürlerin başında geliyordu. “Drag Queen” kültürünü tanımlamaya ve anlamlandırmaya yardımcı olacak bu kelimenin eşcinsellikle sağlam bir bağı olduğunun altını çizmek lazım. Bu çemberin dışındakiler için bir anlam ifade etmeyen camp, Susan Sontag’in yazısıyla bir nevi topluma servis edilmiş oldu.

Camp Nedir Gerçekten?

Sontag’in 54 maddede özelliklerini irdelediği konsept ciddiyetten uzak bir dünyanın kapılarını aralıyor. Ciddiyeti tahtından ederek oyuncu bir şov dünyasının kapılarını araladığı MET Gala’da da son derece aşikardı. Yazının yayınlanması ardından tepki çeken camp; özgürlükçü tavrıyla, düzen ve nizama kendini adayanları sorgularken bunu olabilecek en absürt biçimde yapması birçok kişinin ilgisini çekti. Abartıya karşı yüksek toleransı, androjen tavrı ve net sınırları bulanıklaştıran prensipleriyle, toplumun görmeyi umduklarının aksini yapmayı uygun buluyordu. Lady Gaga’nın 2010’da MTV Ödülleri’ndeki unutulmazlar arasında yer alan çiğ etten hazırlanan görünümü, abartılı sunumu ve verdiği güçlü mesajla camp ruhunu taşıyordu. “Camp her şeyi tırnak içerisinde değerlendirir, ciddi konulara havai bir üslup katar, aldatıcı ve eğlencelidir. Berbattır ama kıkırdatır” şeklinde anlatıyor yazısında Susan Sontag. 70’lerin ortasında bir şeyin, camp efekti sağlaması için bilinçli olarak yapay, basmakalıp, görgüsüz ve etkili göndermelere sahip olması gerekiyordu. Günümüzdeyse, camp abartı seviyesi zevksizliğin kapısına dayanmış anlamında kullanılan; İngilizce “cheesy” ya da Almanca kökenli “kitsch” kelimesini içerisinde barındıran bir konsept. Fakat bu onu moda, sanat ve medyada ısrarla var olmaktan hatta MET Müzesi’nin özenle seçilen teması olmaktan alıkoymuyor. Bir şov malzemesi haline getirdiği konuya karşı içten içe eleştirel bir tavra sahip olması camp’e olan merakımızı taze tutuyor. Bu profile uyan dizi ve film karakterlerini, sanat eserlerini, kırmızı halı görünümlerini ve tasarımları kimileri severek, kimileri eleştirerek takip etmeyi sürdürüyor. Camp hep alıcı buluyor.

Karnaval Tadında Gala

60’lı yıllardan sonra Camp’in yeniden herkes tarafından konuşulmasına, MET Müzesi’nin geleneksel olarak düzenlediği sergi ve her yıl Mayıs ayının ilk Pazartesi günü organize edilen gala önayak oldu. Müzenin küratörü, Andrew Bolton; “Kamp modası esprili, ironik veya doğası gereği aşırı olabilir” diyordu temayı aktarırken. Karnaval ile kırmızı halı etkinliği arasında bir yerlerde kalan görünümler de tam olarak bu cümleye gönderme yapıyordu. Billy Porter, Kleopatra’dan ilham alan görünümüyle galaya tahtta taşınarak geldi; Ezra Miller, ikinci yüzü ve ikiden fazla gözüyle; Lady Gaga, herkesin ortasında büründüğü dört ayrı görünümü ve abartılı pozlarıyla; Lupita Nyong’o ikonik drag queen Divine’ı yansıtan kostümüyle camp’i sonuna kadar yaşatırken; Jared Leto, Gucci'nin 2018-19 Sonbahar/Kış podyumundan ilham alan yapay kafasıyla karşımıza çıktı. Kendall ve Kylie Jenner’ın ise Susan Sontag’in yazısında camp’i anlatırken; “bir kadının üzerinde üç milyon tüyle dolaşması gibi” tanımlamasından esinlenerek kıyafet seçimi yaptığı son derece barizdi. Bakıldığında göze ‘çok fazla’ ve dramatik gelmiyorsa camp değildir, tanımı göz önünde bulundurursak  galda sadeliğiyle de sınırın altında kalanlar yok değildi. Takip etmesi oldukça keyifli olan bu tema için Susan Sontag’den ilham alınmış olsa da, hayatta olsaydı bir aktivist olarak onun milyonlar harcanmış bu etkinliğe yaklaşımı nasıl olurdu koca bir soru işareti. Fakat camp’in hayatımızdaki yeri konusunda ona bir şeyler borçlu olduğumuz kesin.

Camp Her Yerde

2006 yapımı yönetmen koltuğunda Sofia Coppola’nın oturduğu ve Kirsten Dunst’ın baş rol oynadığı Marie Antoinette filmi abartıya karşı duyulan hayranlığın iyi bir örneği. Oyuncu, yönetmen ve yapımcı Andy Warhol 1965 yılında çektiği Camp isimli filmiyle, yönetmen John Waters filmlerinde şaşmadığı çizgisiyle bu konseptin temsilcilerinden. Cher, Madonna, Lady Gaga gibi isimler ikonik sahne performanslarıyla listeye dahil olurken, Moschino kreatif direktörü Jeremy Scott, Gucci kreatif direktörü Alessandro Michele, Comme des Garçons markasının kurucu ve kreatif direktörü Rei Kawakubo moda dünyasında camp ruhunu yaşatanlardan sadece birkaçı. Sanat dünyasında ise yarattığı fantastik ve egzajere dünyayla Jim Shaw, Ohia’daki bir binanın duvarını boylu boyunca camp’e gönderme yapan bir çizimle süsleyen Scott Donaldson ve tabii Susan Sontag’in de yazısında bahsi geçen şair Jean Cocteau gibi isimleri sayabiliriz. Hayatın her alanına nüfuz etmeyi başarmış bu felsefenin, insanın zıtlıkları içerisinde barındıran, sadeyi seven ama abartıdan etkilenen, karmaşadan uzak dursa da içine çekilen, netliği seven fakat ironisiz yaşayamayan ve bazen sonunu tahmin etse de ısrarla basmakalıp film ve kitapları tercih eden doğasını yansıttığını düşünürsek, yanılmış olur muyuz?