Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Cuma 20 Ağu | Baki Can Ediboğlu

Eser, Bilinçten Bir Akıştır.

Cuma 20 Ağu | BY SERDAR KARABATI

SHORT PROFILE

BY SERDAR KARABATI

Name:Baki Can Ediboğlu

Selim İleri’nin de belirttiği gibi roman sanatının modalara yenik düştüğü günümüzde, yazılması cesaret gerektiren eserlere imza atan genç bir kalem: Baki Can Ediboğlu. Kendisi ile üçüncü kitabı “Olamayanların Mabedi” üzerine bir araya geldik. Bilinçaltının derinliklerine inen varoluşa, hayata, kötülüğün içinde iyi kalabilmeye dair ruh çözümlemeleriyle dolu bir roman… Babasının gizemli kayboluşu üzerine “hakikati” arayan genç bir kız üzerine kurgulanmış romanla ilgili son günlerde birçok röportaj yapıldı. Bu sefer romanı farklı bir perspektiften ele alarak romanın içinde geçen semtlere, şehirlere odaklandık.

Romana hâkim olan Tarabya semtinin senin için özel bir yeri var mı?

Tarabya’yı seçmenin öyle çok özel kişisel bir nedeni yoktu. Hatta kitabı yazmadan önce orada yaşamışlığım da yoktu. Ara sıra uğradığım, işten eve dönerken geçtiğim iç içe geçmiş tarihiyle dokusuyla yakınından geçerken beni içine çeken bir mekandı. Sonra kitaptaki ana mekânın Tarabya olmasına karar vermemle birlikte bölgeyi keşfe başladım. Tarabya’yı tarihini, teferruatını bu kitabı planlarken karakterle beraber keşfettim; ara sokaklarında, deniz kenarında karakterle beraber yürüdüm. Camilerini, kiliselerini, eski binalarını onunla beraber keşfettim. Tarabya’yı tanıdım, ruhen Tarabyalı olmaya çalıştım. Yazarın yazarken ölüp karakterde doğması gerektiğine inanırım. Ana karakterim için özel bir yer olan Tarabya bu kitabı yazma süreciyle beraber benim için de özel bir yere sahip oldu. Hâlâ zaman zaman burada vakit geçirdiğimde kitaptaki karakterlerin de Tarabya’yla yaşadıklarını hissedebiliyorum. 

Diğer şehirlere ve ülkelere gelecek olursak: Londra, Nepal, İsviçre. Mekân seçimlerini neye göre ve nasıl kurguladın? 

Ana karakterin ruh haline, iç dünyasına göre kurguladım. Kitabı tasarlarken üzerinde tefekkür ederken karaktere bürünmeye çalıştım. Tefekkür halinde bilinçaltımdaki sayısız mekân arasında bu mekanlar bilincimde belirdi ve bu süreç oldukça doğal oldu. Bir nevi karakter kendini o mekanlarda ifade etmek istedi. Onun kurallar ve düzen arasında sıkışmışlığı, hüznü ve boğulması Londra’da, parçalanıp yeniden toparlanışı aşkı ve çılgınlığı Zürih’te, geçmişi ve iç sorgulayışı Tarabya’da, keşfe ve hakikate varışıysa Nepal’de ifade buldu. Mekanlar onun yansıması oldu. Aslında bir yerde karakterim organik bir yansıması oldu. Şehirle insanla bütünleştiğinde ortaya çıkan sayısız hallerin şehrin karakterini, ruhunu ortaya çıkardığını ona can kazandırdığını düşünürüm. 

Tüm kitaplarına bakacak olursak hiç gitmediğin, görmediğin şehirlerden bahsettiğin oldu mu? 

Yayımlanmış bütün kitaplarımda genelde bildiğim şehirlerden bahsetmeyi tercih ettim, fakat üzerinde çalıştığım fantastik romanda doğal olarak hayali şehirler olacak. 

Romanı okurken kendi hayatınla kurgunun flulaştığı bir dünya hissiyatı var. Sence bu roman ne kadar gerçek, ne kadar kurgu?

Aslında çoğu okuyucu bu konuda yanılır. Genellikle eserde yazarın hayatından kesitler arar. Elbette ki eser bilinçten bir akıştır. Yazar sessiz bir gözlemcidir. Etrafını izler, insanları izler, akışı izler. Hepsini bilincine doldurur, biriktirir. Bir yerde yazarı en gereksiz bir kâğıt parçasını bile atamayan istifçilere benzetebiliriz. Birike birike bir yerde taşma olur. Orada karakter doğar, karakterler doğar, onların hikayeleri doğar. Ama karakter, karakterin yaşadıkları yazar değildir. Yazarın hayatı değildir. Karakter yazarın bilincinde birikenlerin oluşturduğu canlı neredeyse dokunabileceğimiz biridir. Yazarken yazar ölür karakter doğar, kendini kitapta yaşar, derdini, söylemek istediğini söyler yaşamak istediğini yaşar ve kitap biter. O yüzden diyebilirim ki bu roman kurgudur. Ama kurgu da aslında bir başka boyutta bir gerçeklik değil midir? Ve biz kendimizi düşündüğümüz vakit aslında bir kurguya inanmıyor muyuz?

Eylül’ün ağzından popüler kültüre, sosyal medya çılgınlığına çokça eleştiri ile karşılaşıyoruz. Sence bu kadar yüzeyselleşen ve yozlaşan dünyada edebiyat nasıl evrilecek?

Eskiden kendini, tanı bil derlerdi. Popüler kültür, sosyal medya derken hayat o kadar hızlandı ki. Oyalayacak, kendinden uzaklaştıracak o kadar çok malzeme sunuluyor ki insana kendi üzerine tefekkür edeceği vakit bile kalmadı. Bilgi, beğeni, haber bombardımanı altında nefes almaktan yoksun bir hale geldik. Mütemadiyen olaylar yüzümüze yüzümüze çarpıyor. Sersem gibi kendimize gelemiyoruz, kendimizi yitiriyoruz.

Kendimizi başkalarının aynalarında görmeye başladık, karakterimizi başkalarının beğenilerine göre inşa ettik. Hakikat insanın kendini bilerek anda kendinden soyunmaktır. Bizse etrafımıza duvarlar örerek içimizden uzaklaştık, özümüze yabancı kaldık. Boşlukları, dinginliği yitirdik. Sıkılmayı unuttuk. Durmaya zamanımız yok. Kendimizi bilmeden, dışarıya beğendirmeye çabalarıyla bir sözde bir kişilik icat edip bu kişiliğe inanarak bir uyku halinde dolaştığımız bu yüzeysel çağda edebiyat- ki buradaki kastım gerçek edebiyattır, popüler diye yutturulan sözde eserler değil – insanları kendileriyle yüzleştirme görevi görecek. Dolayısıyla yozlaşmaya yenik düşmemiş edebiyat bilinçli kalmak için direnen sınırlı sayıda insana hitap bir ifade aracı olarak cehalete ve yüzeyselliğe karşı verilen savaşta en ön saflarda yer alacak. Hakikate varış yolunda insanlara ışık olacak. Geçmişte de olduğu gibi.

Audiobook, e-book ve kitapların kısaltılmış versiyonlarını veren mobil uygulamalar gün geçtikçe daha fazla hayatımıza giriyor. Gelecekte fiziksel olarak kitap varlık göstermeye devam edecek mi?

Bu konuya bir geçiş diye değil de bir alternatif olarak bakmak gerekiyor. Söylediğin gibi ben de kitap kokusundan vazgeçemiyorum ve kitaba dokunamamak, onu hissedememek, koklayamamak, üzerinde notlar alamamak benim için hayattaki en büyük eksikliklerden biri olur. Kitap okumak sadece içeriğiyle değil de kitabın fiziksel yapısıyla kişiye hususi bir deneyim sunuyor. Kişisel bir eşya gibi insanla arasında bir bağ oluşturuyor. İkinci el kitapların üzerinde alınan notlara bile denk geldiğimizde bir zamanlar o kitapla bir insan arasındaki ilişkiyi sonradan okuyan kişi hissedebiliyoruz.

Okuma deneyimini yok eden ürünü kısırlaştıran kısaltılmış versiyonları özetleyen uygulamalar hariç e-book, Audiobook gibi alternatiflerin gelişmesini oldukça olumlu buluyorum. Özellikle e-book benim gibi seyahat etmeyi sevenler ve bazı önemli yabancı kitapları bulmakta zorlananlar için gözü yormayan hayatı oldukça kolay kılan bir alternatif. Ulaşamadığım birçok kitabı e-book sayesinde okuyabildim. Gelecekte kitabın varlığı devam edecektir elbette. Belki basılma oranı biraz azalabilir, fiziksel olarak kitap niş bir hale gelebilir fakat bu özel deneyimi tatmış insanlar olduğu sürece yakın gelecekte fiziksel olarak kitap hep olacaktır, hatta değere daha da artacaktır.

Şu anda okuma listende hangi kitaplar var?

Şu an okuma listem arasında; László Krasznahorkai’den ‘War & War’ ve ‘Baron Wenckheim's Home Coming’, Kim Stanley Robinson’dan ‘Blue Mars’ Byung Chul Han’dan ‘Güzeli Kurtarmak’ adlı kitaplar  var. 

Seyahat odaklı ilham verici bir kitap önermeni istesem hangisi olur?

Ernest Hemingway’in ‘A Moveable Feast’ adlı kitabını öneririm.

Hem doğduğun şehir, hem de kitabın ikinci önemli noktası olan Londra’daki mekan önerilerin neler?

• Café: Riding House Cafe, Caravan Cafe

• Restoran: Opso, Barrafina, Bao

• Bar: Nightjar

• Müze/Sanat Galerisi: Tate Modern, Hayward Gallery

• Park: Battersea Park

• Sokak/Cadde: Westbourne Grove