Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Salı 21 Oca | Caner Eler

Basketbolun Son 50 Yılı

Salı 21 Oca | BY LARA AKYEL

SHORT PROFILE

Name:Caner Eler

Socrates'in yayın yönetmeni, spor yorumcusu Caner Eler ile basketbolun son 50 yılını ve "süper star"larını konuştuk.

Spor nasıl hayatına girdi?

Sporu çok seven bir ailede yetişmiş olmamın etkisi büyük. Her spor türünden karşılaşma izlenirdi evde; abilerim de sporcuydu zaten. 80’lerde televizyonda tek kanal olduğu dönemlerde, çok sık spor yayınları oluyordu; dünya şampiyonaları, olimpiyat oyunları... Sürekli onları izlerdim. Abilerim bulabildikleri tüm spor dergilerini alırdı, boş vakitlerimde onları karıştırırdım. Böyle bir ortamda büyümenin etkisiyle, benim de ilgim ve merakım spor çerçevesinde gelişti. Altı-yedi yaşımdayken basketbola başladım. Sporla büyüdüm, basketbol, atletizm, bisiklet, yüzme ve daha birçok sporu izleyerek, yarışlardaki ve maçlardaki kahramanlaştırdığım sporculara özenerek büyüdüm. 

Tek kanallı dönemlerde, izleyici sadece ona sunulduğu kadarını izleyebiliyordu; böylesine kısıtlı bir erişim olması nasıl bir etki yaratıyordu?

Bunun hem artı, hem de eksi yönleri vardı. Spor karşılaşmaları o dönem ana akım medyada gösterildiği için Türkiye’de spor kültürü belli bir jenerasyona çok iyi yerleşti. O dönem Wimbledon şampiyonunu kime sorsan bilirdi. Yayınlar vasıtasıyla aldığın bilgileri özümsemeye vaktin olurdu, şimdi her şey çok hızlı olup bitiyor. Bir yandan da her şeye ulaşamıyor olmak bir dezavantajdı. All Star maçlarını yayınlandıktan ancak beş-altı ay sonra izleyebiliyordum. 80’lerin ikinci yarısı Magic Johnson, Larry Bird, Michael Jordan gibi isimler efsaneleşmişti fakat canlı izleyebileceğimiz bir mecra yoktu. Jordan için “üç metre zıplıyormuş”, “kimse durduramıyormuş” diyorlardı; televizyonda gördüğümüz kısa bir klipten kafamızda canlandırmaya çalışıyorduk. 

"Spor karşılaşmaları 80'lerde ana akım medyada gösterildiği için Türkiye’de spor kültürü belli bir jenerasyona çok iyi yerleşti." 

Fotoğraf: Erbil BaltaFotoğraf: Erbil Balta

Bu merak nasıl bir kariyer yolculuğuna dönüştü?

Ailemde neredeyse herkes fen/matematik okuyup mühendisliğe yönelmişti. Benden de aynısını bekliyorlardı; fakat ben biraz daha sosyal bilimlere meraklıydım. Evet coğrafya, biyoloji ve matematik seviyordum ama mesleki olarak hayalimde mühendislik yoktu. Ailem mühendisliğe yardımcı olması için Almanca eğitim almamı istiyordu ama ben Saint Benoit Fransız Lisesi’ni kazandım. 90’lar sonu üniversitede makine mühendisliği okumaya başladığımda ise kemik kanseri oldum ve hayatım farklı bir yöne çevirdi dümeni. O dönemde, hayatta ne istediğimi çok düşündüm. Spor kültürünü, sporun hayatın diğer alanlarla kurduğu bağı çok sevdiğimi fark ettim. Bu süreçte birikimimi artırmak ve dikkatimi dağıtmak için mümkün olduğu kadar dünyayı görmeye çalıştım. Gördüğüm farklı kültürlerden çok beslendim ve birikimimi bir yere aktarma ihtiyacı hissettim, tedavim de o sıra iyi gidiyordu. Eurosport’a ve Türkiye’de yayına başlayacak FourFourTwo dergisine başvurdum. İkisi de olumlu sonuçlandı. Hem spikerliği, hem de işin editöryel kısmını öğreniyordum. Müthiş bir akademi oldu benim için. Bilhassa Eurosport’ta sporun başka alanlarla da kesişim kümesinde olduğu bir spor aktarım tarzı oluşturmuştuk. Coğrafyadan sanat dallarına kadar bir bilgi kümesinden bahsediyorum. Bu anlayışın içerisinde hayatın farklı alanlarıyla sürekli bağlantılar kurmak ve birikim oluşturmak önemli yer tutuyor.

Bu bilgi, birikim ve merak Socrates’te hayat buldu. Nasıl başladı Socrates macerası?

Bağış Erten, Onur Erdem gibi isimlerin yer aldığı dört–beş kişilik bir grup olarak, aynı noktada ve aynı heveste buluştuğumuz bir konuydu; dergi yapmak. O dönemde yurt dışı merkezli, güzel işler ortaya çıkaran spor dergilerini görmeye başlamıştık. Bu dergiler bizi heveslendirdi, çünkü hepimiz benzer jenerasyonlardan, çocukluğumuzda ve gençliğimizde spor dergileri okuyarak spor kültürü edinmiştik. Bununla birlikte dikkatimizi çeken bir diğer şey ise, her şeyin çok hızlı tüketilmesiydi. Bir spor olayı oluyor, bir Twitter paylaşımında konuşuluyor ve ardından bir sonrakine geçiliyordu. Halbuki o spor olayına çok farklı yönlerden daha derinlemesine bakılabilir. Bu ve bunun gibi spor içeriklerinde ve yayınlarında aradığımızı bulamıyorduk. Sonra neden kendi istediğimizi üretmiyoruz dedik ve Türkiye’de eksikliği hissedilen bir karma spor dergisi yapmaya karar verdik. Can Öz’ün fikrimize sahip çıkmasıyla birlikte Can Yayınları’nı arkamıza aldık. Volkan Karakaşoğlu vesilesiyle TBWA Reklam ajansı da tasarım kısmına destek verdi. Böyle böyle önemli desteklerle Socrates Dergi, Nisan 2015’te yayın hayatına başlamış oldu.


Fotoğraf: Erbil Balta

Bir basketbol tutkunu olarak, böylesine kültürel boyuta sahip bir sporun aslında bir koçun öğrencilerini çalıştırmak için kurguladığı bir oyundan evrilmesini nasıl değerlendiriyorsun? 

Basketbolun icat edildiği ilk zamanlarda, James Naismith bilindiği üzere pota olarak şeftali kasalarını kullanıyorlar. Bu noktadan böyle bir seviyeye gelinmesinin belli başlı sebepleri var tabii. Bir kere hem fiziksel hem de zihinsel boyutu çok zengin ve derin olan, sevmemenin zor olduğu bir spor. Bununla birlikte, basketbolun Kuzey Amerika kökenli olması ve kültürel olarak yayılma şansı bulması büyük bir fırsat. Sürekli Avrupa’dan göç ederek ABD’ye gelen insanlar ülkelerine ve kendi kültürlerine de bu sporu taşıyorlar. Birleşik Krallık çok eski bir spor kültürüne sahip olduğu için daha mesafeli, tabii etkisi altındaki koloniler de. Amerikan Futbolu ve beyzbol burada anti-tez olarak kalıyor ama basketbolun farkı da zaten burada ortaya çıkıyor. Basketbol çok daha basit, eğlenceli ve herkesin oynayabileceği bir spor olarak farkını ortaya koyuyor. 

İkinci etken, basketbolun kolay bir sokak oyunu olmayı başarması. Futbol kadar olmasa da sokağa potaya benzer herhangi bir şekil yapıp, kağıt bir topla oynanabilir. Sadece sokakta değil, ofiste de yapılır, evde de. İlla nizami ölçülerde olması gerekmiyor. Bu da oyunun çocuklar arasında yayılmasının önünü açıyor. 

Üçüncü etken ise basketbolun yıllar içerisinde farklı sosyal sınıflara nüfuz etmeyi başarması. Afro-Amerikan sporcuların kendini kanıtlamasına hatta kendini ifade etmesine olanak sağlayan bir spora dönüşmesi, basketbolu sempati uyandıran ve daha fazla insanın içinde var olmayı hayal ettiği bir dünyaya dönüştürdü. Yıllarca toplumsal, ekonomik ve politik alanlarda kötü muamele gören, sistematik olarak ırksal aşağılamaya tabi tutulmuş toplumlar, basketbolu bir ifade aracına çeviriyor ve kendini kanıtlama ve “yıldız” olma fırsatına sahip oluyor. Bu yıldızlar ise başkalarının kahramanlarına dönüşüyorlar.

Avrupa’da ve dünyanın diğer taraflarında ise basketbol teknik temeller ve farklı ideolojik sebepler üzerinden çok gelişti. Basketbol, Sovyetler Birliği ve Yugoslavya gibi ülkelerde siyasi ideolojinin kendini ifade ediş şekliydi. Aynı zamanda, çok derin bir takım sporu hüviyetine sahip olduğu için bu ülkelerde farklı etnik kökene sahip toplulukların bir arada olma hissini ve fikrini beslediği düşünülüyordu. Tito’nun Yugoslavya’da takım sporlarını teşvik etmesi bu sebeptendi. Yani basketbol çok yönlü kültürel ve sosyal dinamiklere de hitap edebildiği için farklıydı. Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı biçimlerde gelişmesini sürdürdü hep. Şimdi ise iletişim ve bilim çağında artık bu uçlar birbirine çok yaklaştı ve basketbol gerçek anlamda küresel bir oyun haline geldi. 

"Basketbol icat edildiğinde pota olarak şeftali kasaları kullanılıyordu. O noktadan böyle bir seviyeye gelmesinin sebebi, basketbolun hem fiziksel hem de zihinsel anlamda çok zengin ve derin bir spor olması."

James Naismith

Türkiye’ye odaklanacak olursak...

Türkiye’de basketbol kültürünün yerleşmesini sağlayan üç önemli etken var. İlki, Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş gibi büyük kulüplerin basketbol şubelerinin son derece erken tarihlerde açılması. Müessese takımlarının basketbolu gençliği geliştiren bir spor olarak görmesi ve uzun süre ilgi göstermesi de bu süreçte etkili. İkincisi, İstanbul’da Spor Sergi Sarayı gibi bir kompleks olması. 50’lerden 60’lardan itibaren insanların çocuklarıyla basketbol izlemeye gittikleri bir yer oluyor burası. Üçüncüsü ise, İzmir, Ankara, Adana gibi diğer kentlerde de şehir salonlarının mevcut olması. Üniversitelerin sahaları da cabası. Bu basketbolun İstanbul dışında da yayılmasında etkili oluyor. Ben Tarsus’daki tesiste başladım basketbola mesela. 

Bunlarla birlikte, 1980’lerin başında milli takımın Balkan Şampiyonası’nda birinci olması ile Çalenç Turu maçları herkesi basketbola bir adım daha yaklaştırıyor. Son olarak, yine aynı dönemde, bir lise basketbol takımını konu alan “White Shadow/Beyaz Gölge” adında bir dizi yayınlanıyor; Koç Reeves ve oyuncuları herkesi büyülüyor. Özellikle gençlere ilham veren ve özendiren dizi olduğu için birkaç jenerasyona çok etkisi oluyor. 90’larda özel televizyon kanallarının da açılmasıyla, ulusal kanallarda basketbol yayınlarının artması, Efes’le gelen Koraç Kupası ve 2000’li yıllarda milli takımın başarıları derken basketbola olan ilgi çığ gibi büyüyor. 

Bu sporu yıllar boyunca popüler kılan çok neden var. Fakat işin stratejik kısmına odaklanacak olursak, NBA’in hangi doğru hamlelerinden bahsedilebilir?

Basketbol tarihinde verilmiş, bu sporu yukarıya taşıyan birkaç doğru ve yerinde hamle var. Kurallardan bahsedecek olursak, 80’lerde oyuna üçlük atışın eklenmesiyle, oyunda çeşitlilik ve tempo arttı. 90’ların sonunda ise sert savunma ile öne çıkan basketbol maçlarında elle sert müdahale faul sayılmaya başladı. Bu, oyunu sadece daha akıcı hale getirmekle kalmadı, aynı zamanda da becerikli ve hızlı oyuncuları öne çıkaran bir kural değişikliği oldu. Basketbolda uzun boylu olmanın başarı getireceği fikri bu kuralla birlikte ve spora giderek daha fazla dahil olan matematik ve istatistik bilimiyle geride kalmaya başladı. İyi şut atabilen, oyuncu geçebilen ya da durdurabilen, fırsatları değerlendirebilen; özetle farklı farklı yeteneklere sahip oyuncular takımlarda yer almaya başladı. Bu izleyici açısından da bir değişim yarattı. Allen Iverson ya da Stephen Curry gibi fiziğe sahip oyuncuları, sahada görmek; öncelerde fiziksel olarak spora uygun olmadığını düşünecek çocukları oyuna dahil etti. Hayal kurmak, idealleştirmek ve kahramanlar yaratmak için gerekli zemini hazırladı. İşin teknik kısmı bir yana asıl yakınlarda hayatını kaybeden NBA’in eski başkanı David Stern’ün 1980’lerde ön ayak olduğu pazarlama stratejisi basketbolun küreselleşmesinde büyük pay sahibiydi. Magic Johnson ve Larry Bird rekabeti temel alan kahramanlık ve süper star sporcu miti, bu pazarlama makinesine çok yardımcı oldu.

Basketbol “kahraman” ya da “yıldız” konseptlerinin en fazla yer aldığı sporlardan biri. Bu nasıl bir etki yarattı?

Uçma fikrine insanlar her zaman özenmiştir. Çembere doğru uçan, özgün hareketlere sahip oyuncuların “kahraman” addedilmesi çok şaşırtıcı değil. Bunun yanı sıra, bir sporu robotik hareketlerle yapmakla, yorum katmak arasında fark var; basketbolun yaratıcılığını yansıtabildiğin, yorum katabildiğin bir spor olması da bu anlamda kahraman hikayesinde etkili. Tabii NBA, bunun yönetimini de başarıyla yaptı. Dediğim gibi Magic Johnson ve Larry Bird ile başladı macera, akabinde Jordan ile farklı bir boyut kazandı; global etkisi, hem kültürel hem de ekonomik anlamda bambaşka bir seviyeye ulaştı. Allen Iverson, Vince Carter, Kobe Bryant, Shaquille O'Neal, LeBron James, Stephen Curry ve dahası; her biri kendine has hareketlere sahip efsaneleşmiş oyuncular. Bir sporun ne kadar kahramanı varsa, o spor o kadar popülerleşiyor.

"80’lerdeki kural değişiklikleriyle oyun sadece daha akıcı hale gelmekle kalmadı, aynı zamanda da becerikli ve hızlı oyuncuları öne çıkardı."

Shaquille O'Neal ve Allen Iverson

Gelişen dünya ve artan ulaşılabilirlikle, “kahraman” konseptinin de evrildiğini düşünüyor musun? 

Eskiden metalaştırılan yıldızlar vardı, Jordan onların başında geliyordu. Son 10 yılda ise sosyal medyanın etkisiyle, sporcuların özel hayatlarına daha fazla misafir olmaya başladık. Her şeyi mükemmel yapan, kusursuz kahramanlardansa; hataları, ihtirasları, hırsları ve zaafları olan anti kahramanlara geçiş yaptık. Sinemada bile bu akımı net bir şekilde görebiliyorsunuz. Sahada fırtınalar estiren LeBron James’in de örneğin hatasız olmadığını ve bu hataları kabullendiğini fark eden izleyici, karşısındakini daha samimi bulduğu için kusursuzluğu önemsemiyor. Decision yayını sonrası LeBron ile Cleveland’a dönüp şampiyonluk yaşayan LeBron arasındaki olgunlaşma sürecini daha yakından takip eden yeni nesil sporseverler hem eleştirel yönden daha acımasız olabiliyorlar hem de daha fazla samimiyet arıyorlar. 

Bununla birlikte, yıldızlar mükemmel görünmek zorunda olmadıklarını fark ettiklerinde; “Ben böyleyim” diyebildi. “Böyle” olmalarının ardındaki hikaye ise muazzam ilgi çekti. Allen Iverson bu isimlerden biri. Kariyeri birçok yıldızdan daha sönük fakat özgün ve orijinal olması onu efsaneleştirdi. Zor şartlarda büyümüş olması, basketbol sayesinde hayatı değişen bir oyuncu olması onu gerçek bir ilham kaynağına dönüştürdü. Kısa boylu olmasına rağmen uzun boyluların arasında yükselerek smaç vuran, çekinmeden ve korkmadan oynayan korkusuz biriydi ve hatalarını reddetmiyor, sarılıyordu. Geldiği şartlarda yaşayan gençler onun gibi olmanın hayalini kurdu. Yeni nesil “kahramanlar” bunu başarıyordu.

Allen Iverson’ın tarzı basket sahalarına sızan hip-hop kültürünün en belirgin örneğiydi değil mi? Bu basketbol dünyasında nasıl bir etki bıraktı? 

Allen Iverson, hip-hop, sneaker ve Amerikan sokak kültürünün yükselişe geçtiği dönemde, stiliyle de büyük oranda dikkat çekti. Maçlarda kenarda oturan oyuncular, özgün tarzlarını sahaya taşımaktan çekinmiyordu. Shaq ve Vince Carter gibi isimlerin de bu konuda büyük etkisi oldu. Ardından NBA yönetimi de salonda giyilen kıyafetlere birtakım düzenlemeler getirmişti. Şimdi analiz edince, basketbolun devam eden sokak kültürüyle, hip-hop kültürüyle etkileşim içinde olmasıyla popülerliğini artırdığı çok rahat söyleyebilirim. Sahadaki formaların bile tarzı değişti. En basitinden şortlar uzadı. Kültürel etkileşimlerle ve yeni nesillerin gelişiyle zaten değişimler de kaçınılmaz. 

"80’lerde basketbolcular kanvas ayakkabıdan deri ayakkabıya adidas Superstar ile geçiş yaptı. Sonrasında sahnelere ve sokaklara yayıldı. Günümüz sneaker kültürünün temellerini basketbol ayakkabıları attı."


Fotoğraf: Erbil Balta

Basketbolun moda dünyasında kendine bir yer edinmesi fazla uzun sürmedi, bu sporu piyasada böyle bir noktaya taşıyan hangi markalar, ya da kırılma noktaları var?

Basketbol, tenis kadar olmasa da modayla bağlantılı bir spor. Kişiye ve sokağa uyarlanabilecek çok fazla enstrümanı var. Dirseklik, bileklik, kafa bandı, eşofman, forma, ısınmaya çıkarken giyilen ceketler ve tabii ki, en önemlisi ayakkabılar. Basketbol eşofmanları farklı yönlere evrilerek, şu an topuklu ayakkabılarla tercih edilen, özel gecelerde karşımıza çıkabilen bir parçaya dönüştü. Formalar bir dönem hip-hop dünyasının merkezindeydi; beyaz tişörtlerin üzerine giyiliyordu. Basketbol ayakkabılarıysa, şu an koca bir ekonomiye sahip sneaker kültürünün temellerini attı. 70’ler ve 80’lerde sadece birkaç ayakkabı opsiyonu vardı, kanvastan deri ayakkabılara adidas Superstar ile geçiş yapıldı, sonrasında çeşit arttı. Ayakkabılar Run-DMC gibi hip-hop gruplarının radarına düştüğünde ve devamında modele özel şarkılar bile yaptıklarında, ayakkabılar gerçek bir arzu objesine dönüştü. Ardından her şey daha da hızlandı; spor dışında, sokaklarda, kaykaycılarda karşımıza çıktı bir dönemin basketbol ayakkabıları. Her ana yayıldılar. Şimdilerde, günlük kullanılan, 80’lerin öne çıkan basketbol ayakkabılarından biri olan adidas Top Ten’ler benim ilk basketbol ayakkabılarımdı. Ve bana kalırsa bu ve bunun gibi ayakkabıların popülaritesi hiç bitmeyecek çünkü koca bir jenerasyon onlarla bağ kurdu. Belki hayranı olduğumuz bir yıldızda, belki sevdiğimiz bir basketbol anında gördüğümüz için kurduğumuz bu bağ yüzünden 30 sene de geçse adidas Superstar gibi ayakkabılar hala çok seviliyor olacak. Nostalji insanın her zaman aradığı ve tutunmak istediği bir şey.

BY LARA AKYEL