Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Pazartesi 09 Eyl | Haldun Dostoğlu

Odunpazarı Modern Müze'yi anlatıyor

Pazartesi 09 Eyl | BY DERİN ÖVGÜ ÖĞÜN

SHORT PROFILE

Name:Haldun Dostoğlu

Haldun Dostoğlu, Odunpazarı Modern Müze'nin ve müzenin ilk sergisinin hikayesini anlatıyor.

Odunpazarı Modern Müze’nin ev sahipliği yapacağı ilk serginin küratörüsünüz... Bu süreç nasıl gelişti?

Müzenin yönetim kurulu üyesiyim. Küratörlükten çok önce, müzenin oluşum aşamasında diğer yönetim kurulu üyeleriyle birlikte bir o kadar katkımız oldu. Odunpazarı Modern Müze’nin ilk sergisinin düzenlenmesi aşamasına geldiğimizde sergiyi organize edebilecek donanıma sahip küratör arkadaşların çok meşgul olması nedeniyle iş bir müddet askıda kaldı. İtiraf etmek gerekirse genç kuşak küratörler Türk resim tarihine çok hakim değiller. Tanımadıkları, bilmedikleri isimler var, dolayısıyla kendilerini sergiye yakın hissedemeyeceklerinin anlaşılmasıyla, bir akşam Erol Tabanca beni aradı. “Bu sergiyi sen yapıyorsun,” dedi. Tam olarak süreç böyle gelişti aslında.

Odunpazarı Modern Müze, açılış sergisi için ​Erol Tabanca Koleksiyonu’ndan bir seçki sunacak. Bu seçimden ve eserlerden bahsedebilir misiniz?

Erol Tabanca ile telefon konuşmamızın üzerine koleksiyonun tamamına bir bakayım, buradan nasıl bir hikaye oluşturabiliriz diye bir süre çalıştım. Her büyük koleksiyonda gördüğümüz gibi koleksiyoner, zaman içinde kendi zevkine göre bir takım eserler edinmiş ve bu edindikleri de zamanla değişen zevke göre de çeşitlenmiş. Tekrar edeceğim kendimi, her büyük koleksiyonda rastladığımız gibi belli bir omurgası olan bir koleksiyon değil. Zevk geliştikçe satın alınan eserlerin kalitesi, içerikleri de yükselmiş. 20 yıla yayılan bir zaman içerisinde toplanmış 1000’in biraz üzerinde bir eser sayısından bahsediyoruz. Buradan tek bir hikaye çıkmayacağını anlayınca işi başka bir şey üzerine kurmaya karar verdim. Buradan tematik bir sergi çıkarmak yerine orijinal fikre geri döndüm: ilk defa Anadolu’nun ortasında bir şehirde bir çağdaş sanat müzesi kuruluyor. Uluslararası bir mimar bürosu tarafından tasarlanmış. Üstelik bu şehir Anadolu’nun aydınlık yüzünü yansıtan bir şehir yıllardır. İki tane çok önemli üniversite var, bu üniversitelerde güzel sanat bölümleri var. Dolayısıyla bu şehrin dinamiğine çok yüksek bir enerji katacak bu müze. Hareket noktam bu oldu. Bu nedenle de serginin adını, “Vuslat” koyduk. Osmanlıca kavuşmak anlamına geliyor. Yahya Kemal’in “Vuslat” diye şiiri de vardır hatta, o çok kullanır vuslat kelimesini. Niye kavuşmak değil de vuslat diye soracak olursanız, kulağa daha şiirsel geldiği için. Eskişehir bir müzeye kavuşuyor. Koleksiyoner ise yıllardır kurduğu koleksiyonunu bir müzede sergileme hayaline kavuşuyor. Eserlerin bir çoğu ofislerde, özel mekanlarda, depolarda kalmış yıllardır, şimdi seyirciye kavuşacaklar. Dolayısıyla burada da bir kavuşmadan bahsetmek mümkün. Bu durumu ana eksen alarak bir sergi organize etmeye çalıştık.

Eserleri neye göre seçtiniz? Sergilenen eserleri birbiriyle bağlayan bir tema var mı ?

Bu çok özel, çok şahsi bir şey. Bu nedenle de neye göre seçtiğim çok basit. Müzeyi ziyaret edecek kişiler ilk defa burada bir sergi görecekler. Dolayısıyla mümkünse dedim, hikaye yazmaktan çok, birbirleriyle ilişki kurmalarından çok, bütünü “güzel” olsun. Güzel ne demek? Bu eserler, bu müze, bu bina izlendiği zaman bir bütünlükle algılanacak. Bu bütünlüğe yakışacak bir etki yaratmaya çalıştık. Hatta sergiyi ben bir kaç kere kurdum, haftaya bir daha gideceğim, birkaç değişiklik daha var. Yeter ki ilk intibası güzel, ilk etkisi başarılı olsun.

Odunpazarı Modern Müze’nin Eskişehir’e nasıl bir değer katacağını düşünüyorsunuz?

Müzenin kreatif direktörü İdil Tabanca ve ekibi gelecek tasarımlarını planlıyor. Ben yönetim kurulu üyesi olarak küçük bir bilgiye sahibim. İlk hareket noktası, büyük bir metropol dışında Türkiye’de bir çağdaş müze kuruluyor olması. Şehre büyük bir enerji katacak. Şöyle düşünelim; Bilbao, sanat haritasında olmayan bir şehirken Guggenheim Museum ile birlikte ziyaret destinasyonlarından birisi oldu. Çok yakın bir zamanda, Kengo Kuma & Associates İskoçya’nın Dundee isimli bir şehrinde bir müze tasarladı. Victoria & Albert Dundee şubesi oldu. Ben Dundee şehrinden bu müzeyle birlikte haberdar oldum. Yakında Dundee dünya sanat haritasına girecek ve belki de bir kaç sene sonra bizlerde orayı ziyaret etmek isteyeceğiz. Odunpazarı Modern Müze’nin de, Eskişehir’e böyle bir enerji ve şans vereceğine inanıyoruz. Uluslararası dünya sanat haritasında yer alıp, Türkiye’yi ziyaret edeceklerin parkuruna sokabilecekleri bir destinasyon haline gelecek. Bu çok önemli bir değer. Bunun üzerinden ilerleyeceklerini düşünüyorum.

Dar sokakları çevreleyen Osmanlı mimarisi ile Odunpazarı fazlasıyla özel, tarihi bir mimariye sahip. Odunpazarı Modern Müze tasarımıyla bu sanata düşkün semtin dokusuna nasıl bir katkı sağlıyor? Sizce yapı semtin hafızasını ne dereceye kadar taşıyor?

Kengo Kuma & Associates projesini sunmadan evvel Odunpazarı’nı geziyor, çalışıyor ve tam dediğiniz gibi korunmuş bir semt. Yıllardır Eskişehir Belediyesi bu bölgeyi özenle koruyor. Üstelik bir sürü zanaat müzesi var. Cam işleri, balmumu, lületaşı... Eskişehir’i ziyaret edenlerin mutlaka gittiği bir yer. Müzeyse adanın tam ortasında bir arazide. Mimari grup oradaki evlerin planlarını çalıştıktan sonra o yerel motifleri, cumbaları referans alarak bir yapı inşa ediyor. Yukarıdan bakıldığında Selçuklu mimarisini referans alan tutumu görebilirsiniz. Çağdaş bir müze ama mimarisi Selçuklu referansları ile kurgulanmış. Bu mimaride taş veya tuğla olmazdı. Bu sebeple bölgenin dokusuna yakışan bir materyal olan ahşap seçilmiş.

Bölge veya mekanın taşıdığı dil sergiyi nasıl etkiliyor?

Ben sergiyi kurarken Türk sanatçıların çoğunlukta olmasını arzu ettim, koleksiyondaki yabancı eserleri göstermek gibi bir gayem olmadı. Eskişehir’e gittiğinizde şehrin dinamiğini üniversite öğrencilerinin belirlediğini görebiliyorsunuz. Kafeler, barlar, parklar... Azımsanamayacak ölçüde bir genç nüfus var ve çok önemli bir kısmının bu müze ile ilgileneceğini tahmin ediyoruz. Günümüz Türkiye sanatına bir temasları olsun, onlara yeni bir ufuk açılsın kriteriyle hareket ettik.

Sergilenecek eserlerin arasında ayrı tuttuğunuz bir tanesi var mı?

Seçimim fazlasıyla kişisel ve romantik sebeplere dayanıyor. Erol Akyavaş’ın “Kartajan’ın Düşüşü” isimli eseri benim en sevdiğim resmidir. O da tesadüfen koleksiyonda. Resme olan aşkımı ve saygımı, onu çok özel bir yere asarak kutladım.

Türkiye’nin sanat sahnesinde sekiz-dokuz yıldır yaşanan çalkalanmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sanatın hem kendi topraklarımızın dahilinde, hem de dışında zenginleşmesi için neler yapılmalı?

Öncelikle şunu bilerek hareket edelim; Türkiye’de üretilen sanatın kalitesi dünyanın herhangi bir ülkesinde üretilen sanatın kalitesinden daha geri değil. Türk sanatçıların dünya standartlarında eserleri var. Zayıf tarafımızsa tanıtım. Ne galerilerin, ne de kurumların yeteri kadar bütçesi var. Buna rağmen, 30 yıllık perspektiften baktığımızda çok yol aldığımızı görebiliyoruz. Bunu mümkün kılan en büyük faktör, İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın (IKSV) organize ettiği İstanbul Bienali. İstanbul, dünya sanat haritasına çok belirgin bir noktadan giriş yaptı ve Türk seyircisinin bakış açısını şekillendirdi. Bu da, alışık olmadıkları, önceden görmedikleri tarzdaki işleri göstererek mümkün oldu. Önce yadırgadılar, sonra alıştılar ve ardından sevmeye başladılar. Hatta koleksiyonlarına dahil etmeye başladılar. Seyircinin gustosu yükseldi. 2004’ten itibaren de İstanbul Modern, Sabancı Müzesi ve Pera Müzesi sayesinde, seyirci sayısında büyük bir artış yaşandı. Bu kurumların günlük ziyaretçi sayısı olağanüstü, sürekli dolaşıp gezen birileri var. İstanbul bu sayede sanat haritasında kendine yer edinmeye başladı. Bu sayede de birçok sanatçımız, isim saymayı gerek görmüyorum, dünya müzelerinde sergilenen koleksiyonlara dahil olmaya başladı. 30 yıl önce hayal edemeyeceğimiz bir konu gerçeğin ta kendisi oldu. Bu trend 2000’lerden 2015’lere kadar devam etti. Fakat o sıradaki siyasi konjonktür, o uluslararası seyircinin radikal bir şekilde azalmasına yol açtı. İstanbul kültür ortamı olarak gücümüzü kaybettik. Fakat 2019 Eylül’ünde bunun tersine döneceğini ümit ediyoruz. Şimdi MoMA’da, Tate Modern’da, British Museum’da, Centre Pompidou’da pek çok Türk sanatçının eserlerini görüyoruz. İstanbul tekrar yükseliyor, değişen siyasi konjonktür bunu fırsat tanıyor. Ayrıca, Arter de büyük bir müze açtı. O müzenin çekim gücünün çok fazla olacağını tahmin ediyorum. Hem yapı hem koleksiyon kalitesi olarak, Türkiye’deki sanat çıtasını çok yukarı taşıyacak.

Türkiye’deki genç sanatçıların ve bağımsız yeteneklerin farklı alanlardaki üretimlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Burada şunu itiraf edeyim, yaşım biraz ileri olduğu için artık genç kuşağı takip etmekte zorlanıyorum. 1987 yılında Galeri Nev’i İstanbul’da açtığımızda Türkiye’deki güzel sanatlar fakültelerinin sayısı altı adetti. Şimdi 150’nin üzerinde güzel sanatlar fakültesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla, alana her sene giren genç sanatçı sayısı binin üzerinde. Mezun olanların tamamını takip etmemize imkan yok. Ancak kendini gösterme şansını bulanları izleyebiliyoruz. Akbank Sanat’ın “Günümüz Sanatçıları” veya Zilberman’ın 10’uncusunu düzenlediği “Genç Yeni Farklı” serisi, genç kuşakların eserlerini görmemize olanak sağlıyor. Ancak şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir; genç kuşak sanatçıların kendilerini gösterme şansları gittikçe zorlaşıyor. Eskiden sanatçı sayısı daha azdı, sanatı ağırlayan mekanlar daha fazlaydı. Böylelikle işini göstermek isteyenlerin şansı daha yüksekti. O şans giderek azaldı. Rekabet arttı. Bu yalnız Türkiye’de değil, dünyada da böyle. Sanat bir trend haline geldi. Üstelik dünyadaki sanat okullarının sayısı da arttı çünkü insanlar sanat okumak istiyor. Ama hala şuna inanıyorum: niçin sanat yaptığı sorusunu kendine soran, bu soruya samimi cevap veren ve gerçekten yoğun bir şekilde çalışan herkes fark edilir. Sanat üretimi bir tutku işi. Yeter ki o tutku olsun.

Müzeyi yapısal anlamda nasıl yorumluyorsunuz?

Son zamanlarda şöyle bir eğilim var. Müzeleri fotoğrafı çekildiği zaman dışarıdan güzel görüneceği, sosyal medyada beğeni alacağı şekilde düzenliyorlar. Böyle düşünerek yola çıkmıyorlar belki ama netice böyle oluyor. Halbuki, müze mimarisi seyirciyi yönlendirmeli. Girdiğiniz anda biletinizi nereden alacağınız, aldıktan sonra nasıl bir parkur izleyeceğinizi mimari size söylemeli. Birisine sorarak yol aramamalısınız. Fakat gösterişli mimarlık yapma arzusu o kadar baskın geliyor ki fonksiyon ve organizasyon son zamanlarda biraz ihmal ediliyor. Bu durum, Odunpazarı Modern Müze’de de söz konusu. Kapıdan girdiğinizde birkaç basamakla aşağıya iniyorsunuz, sonra tekrar çıkıyorsunuz. Mimaride her elementin ne anlama geldiği üzerine düşünülmesi gerekiyor. Müzede yaşadığımız bir diğer zorluk ise yapının 10 metre yüksekliğe sahip salonuydu. Bu tip salonlara eser koymak fazlasıyla zorlayıcı olabiliyor. Duvarlara resim asmak mümkün değildi, anlamsız boşluklar olacaktı. Koleksiyoner Erol Tabanca da bunu fark etti ve bir arayış içine girdi. Japon bambu ustası Tanabe Chikuunsai IV’ten özel bir tasarım istedik. Şimdi salon mükemmel görünüyor. 

Böylesi bir yapının küresel anlamda Türkiye’ye ne gibi katkıları olacağını düşünüyorsunuz?

Bu noktadan sonra uluslararası sanat seyircisi Türkiye’ye seyahat ettiği zaman rotasında Eskişehir mutlaka olacak. İstanbul Modern, Renzo Piano tasarımıyla, Arter, Grimshaw Architects tasarımıyla şehre yeniden değer katıyor. Kengo Kuma ise çok büyük bir isim. Sırf binayı görmek için bile insanların geleceğine eminim. Türkiye sanat ortamının çıtası yükseliyor. Özellikle yeni jenerasyon fazlasıyla şanslı. 30 sene sonra bambaşka bir kültür sanat ortamı içinde yaşayacaklar. Yeni başlıyor her şey.

Anadolu’nun gelişmesinde mimarların rolü ne olabilir? Bu anlamda mimarinin bir araç olduğunu düşünüyor musunuz? Odunpazarı Modern Müze’yi ikinci Baksı olarak değerlendirebilir miyiz?

Baksı Müzesi’ne gitme nedenimiz, hepimizin orayı merak etme nedeni. Müzenin mimarisinden ziyade, gösterilen cesaret. Bu romantik tavrı merak ediyoruz. Bir adam doğduğu köyün yanında, dağın tepesinde, 1.850 metre yükseklikte, en yakın şehre 30 kilometre uzakta bir müze açıyor. “Nedir bu?” heyecanı ile gidiyoruz. Müzede sergilenen eserler, Anadolu kültürünün yansıması. Uluslararası bir tanıtıma dair bir gaye yok. Odunpazarı Modern Müze ise uluslararası bir mimar tarafından tasarlanmış, seyirci çekme potansiyeli var. Mimari son 20 yılda, böyle bir güce sahip oldu. İnsanlar mimariyi merak ettiği için gidiyor, içeriği merak ettiği için değil. Yapı bizi çekiyor. Böyle bir tutum var.

Şuna inanıyorum, OMM açıldıktan sonra birkaç kere gideceksiniz. Eskişehir’i de seveceğinize eminim. Yıllardır orası çok aydın zihniyetli bir yerel yönetim tarafından yönetiliyor ve şehir OMM’yi kucaklamaya hazır. Eskişehir Anadolu’nun herhangi bir kenti değil. Anadolu’nun yükselen yıldızıydı, bu müze de onu hızlandıracak. Mimarinin katkısını gözlemleyeceğiz.

BY DERİN ÖVGÜ ÖĞÜN