Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Çarşamba 03 Şub | Han Tümertekin

Hayatı Belirleyen ve Çeşitlilikleri İçeren Bir Proje Olarak: "Nefes Assos"

Çarşamba 03 Şub | BY SEVAL AKBULAK

SHORT PROFILE

Name:Han Tümertekin

Dünyanın en önemli mimarlık ödüllerinden Ağa Han'ın sahibi mimar Han Tümertekin ile kendine yetebilen yapılar, tasarımlar ve Nefes Assos projesinin sürecine dair konuştuk.

 

Her seferinde müthiş bir projeyle karşımızdasınız. Nefes Assos projesini bir de sizden dinleyelim istedik. Özellikle bu pandemi döneminde insanların ihtiyaçlarının artık barınmak dışında daha farklı ihtiyaçları da aradığı bir dönemde bu kadar bütünsel bir projeyle karşımızdasınız. Nasıl başladı bu nefes hikayesi?

İki yıl önce pandemi henüz ortada yokken ve kitlelerin doğada yaşama talebi henüz bu kadar artmamışken başlamıştık aslında projeye. Projenin sahibi Dr. Önder Halisdemir projeyi şöyle özetliyor:"Ben özellikle beyaz yakalıların pencereleri açılmayan plazalarda geçen hayatlarına artık tahammüllerinin pek kalmadığını düşünüyorum. Şehre çok uzak olmayan haftada bir gelip şehirdeki işlerini bizzat takip edebilecekleri kadar uzakta bir yerleşim tasarımına ihtiyacım var. Ve bu tasarım gayrimenkul bir yatırım olmamalı. 21. yüzyılın insan yerleşkesi üzerine kafa yoran bir olarak bunun adımını atmak istiyorum." Dolayısıyla daha ortada bütün bu talepler ve temel hayat değişikliği kararları olmadan önce, dar bir grup için tasarlanmış bir projedir Nefes Assos. Biz mimarlar açısından projenin heyecan verici bir noktası var. Daha önce tabii ki benzer projelerde gerekli fiziksel bütünlüğü oluşturmak amaçlı çalışmalarımız olmuştu. Fakat bu sefer, her ne kadar sonucu insan yapısı bir fiziksel çevreyle belirlenecek olsa da girdileri ve çıktıları fiziksel inşaya müdahaleden öte bileşenler içeren bir proje olmasıydı. Örneğin, altmış iki dönüme yakın arazinin yirmi dönümü tarım alanı olarak ayrılıyor. Bu tahmin ettiğiniz gibi sık rastlanılan bir şey değildir. Buradaki önceliğimiz az inşa etmekle başlıyor yani. 

"İYİ BİR TASARIMIN ZAMAN VE YILLAR İÇERİSİNDE KENDİSİNDEN BEKLENİLEN PERFORMANSI AZALTMAMASI GEREKİR."

Türkiye’de bir mimar olarak baktığınız zaman kendi kendine yetebilen yapılar tasarlamak ve bunları sürdürebilir kılmak mümkün müdür?

Sürdürülebilirlik kavramına biraz fazla anlam yüklendiğini ve abartıldığını düşünüyorum. İyi bir tasarım sürdürülebilirlikle tanımlanan tüm özellikleri içermek zorundadır. Dolayısıyla bunun ayrıca belirtilmesi bana bir profesyonel olarak abartı olarak geliyor. İyi bir tasarımın zaman ve yıllar içerisinde kendisinden beklenilen performansı azaltmaması beklenir ve öyle de olur. İyi bir mimari tasarım, çölün ortasına camdan bir kutu yapmak değildir. Tarih boyunca yapılmış tüm nitelikli binalar ve mimari tasarımlar zaten sürdürülebilir tasarımlardır. Biz de her projede bizden özel olarak bu talep edilmese de yaptığımız mimariyi zaman karşısında direnen zaman karşısında niteliklerini kaybetmeyen bir şekilde yapmaya çalışırız. Dolayısıyla yaptığımız tüm binalar sürdürülebilirdir yapılmaktadır. Dünyada gelişen teknik imkanlarla yeni yaşam stillerine olan ihtiyaca yönelik modeller tasarlanıyor. Geçmişe haksızlık yapmamak adına vereceğim bazı örnekler var. Eskilerde her evin kendi ihtiyacının bir bölümünü karşılayacak su sarnıçları vardı. Bunlar mimarlık ve insanlık tarihi boyunca yapıları yapanların uyguladıkları yöntemlerdir. Günümüzde teknolojinin desteğiyle iyi tasarımlar bu boyutta çözümler içerir oldular. Bizim bu projemizde küçük çapta benzeri çözümleri içeriyor. Özellikle genç mimar kuşağı tutkulu ve bilinçli bir şekilde bu yönde çalışmalar yapıyor. Eminim çok kısa sürede benzeri yapılaşmalar hayata geçecektir. Yapıda kullanılacak tüm yapı malzemeden, örülecek duvarın harcındaki çimentonun içeriğine kadar insan sağlığına zararı olmayacak bileşenleri seçmekle meşgulüz. 

Bir mimar olarak proje önünüze geldiğinde sizi heyecanlandıran şey neydi? Farklı olan ne var?

Genelde benzeri ölçütteki projelerde işveren genelde bir yatırımcıdır ve o kişi yapıyı konuşur. Buradaki temel fark ise, işverenin bizimle ilk günden itibaren yaşantıyı konuşmasıydı. Buradan beklediği yaşama şekliyle ilgiliydi. Benim de bu projeyi heyecan verici bir serüven olarak algılamam, bu bakış açısıydı. Bu yaşantının içerisindeki fiziksel çevre nasıl olmalıdır sorusunun cevabı zaman ise, zaman içerisinde ortaya çıkıp gelişti.

Sizce şehirlerdeki yaşamı bırakıp bu şekilde bir yerleşkede yaşam mümkün mü?

Kesinlikle mümkün. Bunu kendi kariyerimden bir örnekle anlatmam gerekirse; profesyonel tasarımlarımın hayata geçtiği 90’lı yıllarda şehirden köye bir hareket yaşanmıştı. Sanırım yine benzeri bir süreç yaşanıyor. Özellikle pandemiyle birlikte, kitlelere şehir dışına yönelme anlayışı yerleşti. Ve görünen o ki yakın gelecekte bu tür projeler çoğalacak. Günümüz teknolojilerinin imkanlarıyla pek çok iş uzaktan yapılabiliyor. Bu durum da kitlelerin yaşantısında birtakım değişiklere yol açacak. İçlerinden yine bir grubun şehrin merkezine geri dönmesi şaşırtıcı olmamakla birlikte artacak gibi gözüküyor. 

Biliyorsunuz ki Türkiye’de ve özellikle İstanbul’daki yapılaşmanın belirli bir gustodan ve belirli temel değerler dışında yapılanıyor olması söz konusu. Tersine bir yapılanma gerçekçi mi? Yani bu Türkiye için tamir edilebilir bir konu mu?

Birkaç faktörün aynı anda hareket etmesi sonucunda sanırım iyimser olabiliriz. Bir tasarımcının, bir mimarın iyimser olması gerektiğini düşünürüm çünkü bizim varlığımız daha iyi bir dünya yaratmak üzerine kurulu. Bu konuda şöyle bir umudum var; pandemiyle birlikte ne yaptığını, ne için yaptığını sorgulamak gibi bir davranış biçimi ortaya çıktı. Bunun sonucunda insanlar nerede ve nasıl yaşamak istediğini gördü. Bunun da mimarlığa ve fiziksel çevreye sağlayacağı katkıya gönülden inanıyorum.

BY SEVAL AKBULAK