Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Pazartesi 27 Oca | Kabus Kerim

Hip Hop'un Son 50 Yılı

Pazartesi 27 Oca | BY DERİN ÖVGÜ ÖĞÜN

SHORT PROFILE

Name:Kabus Kerim

Müzik tarihinin kült grupları Cartel ve Karakan’dan tanıdığımız Kabus Kerim ile hip hop'un son 50 yılını ve "süper star"larını konuştuk.

Kabus Kerim'in hikayesi nerede başladı?

Çocuk yaşlarımda ailem Almanya’ya gidiyor ve ben Türkiye’de anneannem, dedem ve diğer akrabalarımın yanında kalıyorum. Sekiz yaşımda ancak Almanya’ya ailemin yanına gidebiliyorum. Ailemden uzak kaldığım sekiz yılda beni ne etkilediyse, Almanya’da hep onlarla uğraşıyorum bir şekilde. Ailemin özlemini müzikal tınılarla avutmaya çalışıyorum. İleriki yıllarda arayışım devam ediyor; hatta hiç bitmedi de diyebilirim. Bitmesini de istemezdim zaten. Çünkü özlem beni körükleyen bir şeydi; bir yarışın sonuna gelmişim gibi hissettirmedi hiçbir zaman. Bahsettiğim buruk bir özlem de değil; daima harekete geçiren bir türü, içgüdü gibi…

Rap müzikle nasıl tanıştın?

Rap müzikle çok genç yaşta tanıştım. Her yerde olduğu gibi Almanya’da da pop müziğin etkisi vardı ama benim yaşadığım şehirde, görev yapmaya gelen Amerikan askerlerinin etkisi de hissediliyordu. Onlar beraberinde, müziğin caz, soul, funk ve hip-hop türlerini getirmişlerdi. Hepsiyle çok doğru yerlerde tanıştım. Almanya’da milyonlarca Türk vardı, hepsi tanışabilirdi. Bu biraz insanın kendi arayışına bağlı. Benim arkadaşlarımın dahi haberi yoktu Amerikan askerlerinden ve onların Almanya’da büyük müzik marketleri olduğundan…

“Benim öğrendiğim kadarıyla hip hop felsefesi “racon” dediğimiz etiklere bağlıdır. Birbirine destek çıkmak, en iyi olanı desteklemek…”

Fotoğraf: Erbil Balta

Peki neden caz veya funk değil de rap?

Farklı bir hissiyatı olduğunu düşünüyorum. Ben şarkı söyleyemiyorum ama rap enstrümental olarak da birçok şeyi anlatabilme olanağı veriyor. Sadece rap değil; ilk dinlediğim bir James Brown da bana aynı hissi verdi, Barış Manço da ama rap müziğin daha farklı bir tarafı vardı. Daha agresif, daha dışa dönük… Üstelik, hikayenizi üç dakika gibi kısa bir sürede anlatıyorsunuz. Hikaye anlatmak rap müziğin merkezinde. İngilizce bir rap şarkısı dinlerken sözleri net olarak anlamasanız da, anladığınız kadarı bile iyi bir his verir. Bu müzik türünü araştırdıkça, anlatılan hikayeleri gördüm ve bizim de bir hikayemiz olduğunu anladım. Hikayenin böyle anlatılabiliyor olması beni çok etkilemişti. Öteki bildiğimiz şarkılarda ne vardı? Aşkım, cicim, bebeğim… Hep benzer şeyler. Türkçe psychodelic’lerindeyse daha farklı konular vardı. Selda Bağcan, Barış Manço, Cem Karaca… Pop müziğinden bildiğimiz şeyleri değil; bambaşka şeyleri anlatıyorlardı. Tüm bu sebeplerden dolayı, rap daha yakın geldi.

Müzik dışında farklı bir alana yönelmek istedin mi?

Almanya’ya ilk geldiğimde, Almanca bilmiyordum. Benim gibi Türkiye´den gelmiş işçi çocukları için Türk sınıfları oluşturmuştulardı. Fakat bunun bize çok faydası dokunmadı. Üçüncü sınıfa başlayacaktım, beni bir Türk sınıfına koydular. Almanca öğrenme en son plandaydı. Türkiye coğrafyası, nereler dağlık, nereler çalılık; bunları öğretiyorlardı. Sınıfımdaki diğer çocukların da durumu benden farklı değildi. Bana bu okula gideceksin denmişti, okulumu ben seçmedim. Daha sonra yedinci sınıfta Alman okuluna ve sınıfına gitmeye karar verdim ve bunu ailemin haberi olmadan yaptım. Ne zaman ki okulumu değiştirdim; Türk sınıfındaki arkadaşlarım bana kızmış ve küsmüşlerdi.

Okumak ve yazmak benim jenerasyonumun çoğuna ters geldi. Ben kendimi bir kitap yazarak ifade edemezdim; onu okuyacak insan da bulamazdım. Müzik yaptığınızda ise durum çok daha farklı. Sahnede hemen karşılığını alabiliyorsunuz. Cartel albüm çıkarmadan önce yüzlerce konsere gittik Avrupa’da, kendimiz demo’lar yaptık. Kitap yazsak kaç kişi okuyacaktı? Bugün olsa belki, var olan bilgi ve tecrübelerimle ben de yazardım ama o zamanın şartları bunları gerektiriyordu.

Cem Karaca

Bize biraz hip hop’un felsefesi ve prensiplerinden bahsedebilir misin?

Benim öğrendiğim kadarıyla hip hop felsefesi “racon” dediğimiz etiklere bağlıdır. Birbirine destek çıkmak, en iyi olanı desteklemek… Sanılanın aksine, çatışma yok ama atışmadan söz etmek mümkün. Atışma aşıklarda da vardır, hip hop’ta da var. Tam da bu sebepten “diss attı” gibi laflar bana çok saçma geliyor.

Hip hop’tan bahsederken akla Amerika’nın East Coast - West Coast çatışmaları gelir. Sen hiç kendi çevrende buna benzer bir durum gördün mü?

Amerika’ya baktığınızda çatışma görebilirsiniz. Fakat Almanya’da çete olayları yoktu. Buradaki tek çatışmamız neo-nazilerle, o da kısmen; çünkü şehirlerde rastlamıyorsunuz. Son yıllarda naziler Kreuzberg’de diyorlar; Kreuzberg’de doğru düzgün Alman bile yok halbuki. Ayrıca; hip hop kültüründe ırk yoktur. Biz ayrımcılığın ne olduğunu çok sonradan öğrendik. Baktığımızda etrafımızda Alman göremiyorduk, hepsi taşınmıştı. Boş evleri işçi sınıfına vermişlerdi. Yunan, İtalyan, Portekiz, İspanyol… Burada nasıl bir ayrımcılıktan söz edilebilir ki? Birbirine destek olmak, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmadan birlikte yaşayabilmek… Bunlar yaşadığımız mahallelerin ilk kurallarıydı. Aynı şekilde hip hop kültürünün de.

Cartel bir taraftan başarılarıyla kutlanırken bir taraftan da “faşist” gibi ağır söylemler işitiyordu... 

Genel olarak tüm dünyada milliyetçilik anlayışı değişti. Pek çok insanın anlamadığı bir konu var hala: milliyetçilik ayrı, ırkçılık apayrı bir şey. Evet, bizde milliyetçilik vardı çünkü memleketimize, milletimize büyük hasret duyuyorduk. Almanya’da dışarıya çıktığın zaman nereye ait olduğunu hissettirme duygusu vardı. Avrupalı sana bunu hep hissettiriyordu. Belki bir İtalyan için durum böyle değildi; “rahat adamlar” denilip geçiliyordu. Almancayı konuşma biçimimize, giyimimize, ailemize dikkat etmemiz gerekiyordu. Almanya’da yaşayan Türk’ler, kendimizi nasıl temsil ettiğimize önem verirdi. Milliyetçi yanımız içimizde barındırdığımız aile özleminden kaynaklanıyor da olabilir ama altında hiçbir zaman ırkçı duygular olmadı. Islamic Force’un işlerinde islamla ilgili bir şey yok mesela. Bu insanlar bugünün sanat sahnesinde yer alsalar, dinleyiciler çok daha önyargılı yaklaşabilir; terör örgütü bile zannedebilir. Ben bunu Türkiye’deki kopukluğa bağlıyorum.

“Birbirine destek olmak, ırk ve cinsiyet ayrımı yapmadan birlikte yaşayabilmek… Bunlar yaşadığımız mahallelerin ilk kurallarıydı. Aynı şekilde hip hop kültürünün de.”

Fotoğraf: Erbil Balta

Yaşadığın mahallelerin müziğinize tepkisi nasıl oldu?

Arkadaşlarım biraz değişik karşıladı ama hikayeyi anladıklarında destek oldular. Karakan’ın ilk single’ı “Defol Dazlak” Türk müzik marketlerinde değil; bildiğimiz markette, bakkalda satıldı. Desteği bu açıdan gördük. Alman medyasından da ciddi bir destek görmedik. Anlayacağınız, biz birbirimizi destekledik, elimizdeki imkanlarla yaratmaya çalıştık her şeyi. Hafta içi normal işlerde çalışıp, kazandığımız maaşı müziğe, stüdyoya, ekipmana harcadık. Basımı, dağıtımı; kısacası her şeyi kendimiz yaptık.

Peki ya devlet desteği olsaydı?

Aynı heyecanı, aynı duyguyu taşır mıydık, bilemiyorum. Bir noktadan sonra, Almanya video kanallarına pop müzik videoları bile çıkmamışken, Türkçe rap videoları çıkmaya başlamıştı. Cartel’den önce de Karakan olarak müzik kanallarına, festivallere çıktık, çaldık. Buna daha farklı bir destek gelebilir miydi? Bugün çoğu festival devlet destekli, Türkiye’de de sponsorlarla ilerliyor festivaller. Devletin sunduğu gençlik merkezlerinde, biz zaten konser vermiştik, başka sahnemiz yoktu.

Sence insanlar neden Cartel dinliyordu?

Cartel zamanın ruhunu yakalayıp birçok dile getirilmeyen konuyu gündeme getirip, gençlerle paylaştı. O zamanlarda uyuşturucunun neler yapabileceğini anlatan “Çek bir Fırt” gibi başka bir şarkı yoktu. Belki bir başkaldırı isteğiydi, bilemiyorum. Taksicisinden tutun da avukatına kadar koca bir jenerasyon şarkıların sözlerini ezbere biliyor. Çok farklı kültürden, konumdan, aile yapısından geliyor bu insanlar. Üstelik, Cartel hiçbir zaman popüler olma gayesi taşımadı; samimiyetimizin hissedildiğini görmek çok güzel.

90’lı yıllarda Türkiye’nin müzik camiası ne durumdaydı?

O yıllarda müzik piyasası vantilatör satıcılarından ibaretti. Piyasa, plak şirketleri arasında en meşhuru olan, Raks’taydı. Fakat Raks’ta hiç plak deneyimi olmayan bir ekip vardı. Müzik anlayışları da ortadaydı. Tabii aklı başında projelerden bahsetmiyorum; onlar gözü kara girdi piyasaya. Sezen Aksu’yu satamayan Türkiye’den çekip gitsin zaten. Diğer taraftan da, arabesk-fantezi müziğinin bir kulvarı vardı. O taraf daha mafyavari yollardan ilerliyordu. Ödeme yapmama üzerinden ilerleyen klasik Unkapanı hikayeleri… Bugüne kıyasla çok farklı yürüyen bir sistem vardı 90’lı yıllarda.

“Demokratik Almanya’nın 50 yıllık tarihinde, listelere giren tek yabancı parça “Evdeki Ses” oldu.”

Fotoğraf: Erbil Balta 

Paylaşmak, anlatmak istediğiniz şeylerin Avrupa ve ABD’deki yansımaları ne şekilde oldu? Hep kutlandı mı yoksa sizi birkaç adım geriye ittiği oldu mu?

Bence müzik kariyerimizde bizi geriye iten tek şey Türkiye oldu. Karakan  ve Cartel diğer ülkelerde çok daha farklı algılandı, halen de çok farklı bir yerde. Ben müziğe DJ’likle başladım; o zamanki ismim Karriem’di. Daha sonra “Anneme Funk” gibi Türkçe funk parçaları birbiriyle mix’lediğimde en baştaki gibi Karriem ismini kullanmak istedim fakat tepki aldım. Türkiye’deki insanlar hala bana “Abi sen Karriem değil, Kabus Kerim’sin” diyor; insanlar sizi hep belli bir kalıba sokmaya çalışıyor.

Avrupa’da istediğim şeyi yapabildim, özgürce hareket edebildim ve bunları yaparken, çok iyi destek buldum. Mesela Türkiye’den hiç ciddi anlamda bir ödül almadım ama demokratik Almanya’nın 50 yıllık tarihinde, listelere giren tek yabancı parça “Evdeki Ses” oldu. Bunu bilen yok. Listelerdeki tek Türk bizdik, hatta tek yabancı da bizdik. Prodigy gibi bir sürü ciddi ismin arasında bizim de yer alıyor olmamız gurur vericiydi.

Run D.M.C. ile bir parça yaptığınız doğru mu?

Evet, Myspace döneminde belli arkadaşlar vasıtasıyla Run DMC ile bir araya gelmiş ve beraber bir parça yapmıştık. Darryl McDaniels ses tellerini kaybettiği için bir şekilde yaptığı son parça oldu ve onu da yayınlamak istemedi. Biz de yayınlamadık.

Fotoğraf: Erbil Balta

Bugüne dek birlikte çalma şansına eriştiğin sanatçılardan bir diğeri de Baba Zula…  

Baba Zula’yı Fatih Akın’ın belgeselinde gördüm. 2006 yılında da ilk defa Murat Ertel ve Baba Zula ile bir araya geldik. Spontane bir sahne deneyimimiz oldu. Kan kaynadı, enerjimiz uydu; ne derseniz artık. Farklı yerlerden geliyor olsak da bir nevi bir uyum vardı. Onlarda öncelerde cazcılardan, soul’culardan, funk’çılardan bildiğim bir içtenlik; her müzisyende göremediğim ama Baba Zula’da gördüğüm bir samimiyet vardı.

Son birkaç senedir tüm dünya bir rap furyası içerisinde, bu durumu nasıl yorumluyorsun?

Günümüzde zaten hip hop kültürünün gidişatı çok daha farklı ve ticari bir hal aldı. Bildiğimiz halinden tamamen uzaklaştı. Bana kalırsa popülerleşen bu tür, rap müzikten ziyade pop müziğe daha yakın. Dinlediğim parçaya rap diyebilmek için; eserin o kültürü barındırdığını görmeliyim. Aksi halde ben ona rap diyemiyorum; başka bir şey oluyor o.

Biz sahneye çıktığımızda 45-60 dakika sahnede kalıyorduk. Şu an festivallere gittiğimde bazı sanatçıların bir, iki popüler şarkılarını söyleyip, sahneden indiklerini görüyorum. Bir yandan şöyle bir şey de var, Cartel’den bu yana 25 sene geçti ve 25 sene bir jenerasyon değişimi demek. Bizim zamanımızda nasıl bir arayış vardıysa, yeni jenerasyonunda kendine has bir arayışı var. Son yıllarda, özellikle de Türkiye’de rap müziği popüler yapan sebeplerden bir tanesinin de jenerasyon değişimi olduğunu düşünüyorum.

“Özel tasarım kıyafetler, adidas, Timberland, Ralph Lauren, dev “USA” yazılı t-shirtler… Bunlar hala rap ve hip-hop’un vazgeçilmezleri.”

Run-D.M.C.

O günlere kıyasla müzik dinleme alışkanlıklarımız ne yönde değişti?

Biz eskiden araştırıyorduk ama artık insanlar önüne düşenleri biliyor, dinliyor. Kimse araştırmıyor, cep telefonuna ne düşüyorsa onun takibini yapıyor. Haberdar olmadığı şeyi yok sayıyor. Bugün Ice-T’yi Public Enemy’yi bilmeyenler var mesela… İlla ki bilinmesi mi gerekir? Hip hop kültüründen bahsediyorsak evet, bilinmesi gerekir. Fakat popüler rap müziğinden bahsediyorsak bilmeye gerek yok belki. Böyle olunca, bir kültürden bahsedemeyiz.

Hip hop 70’li yıllarda ortaya çıktı ve o günlerden bu yana kendi moda kültürünü sürdürmeyi başarıyor. Rap kültürünün modayla ilişkisi üzerine neler söyleyebilirsin?  

Baktığınız zaman Public Enemy’den Flavor Flav, kocaman bir saat takıyordu boynuna. Bunu bir ifade aracı olarak kullanıyordu. Göze batma amacı ve aynı zamanda da “sahnedeki adamın biraz daha farklı giyinmesi gerekli” mesajı vardı. Bugün herkes sahneye Gucci ile çıkıyor, şarkı sözlerinde dahi Gucci geçiyor. Gucci’nin şu an yaptığı birçok şeyi zamanında Dapper Dan yapıyordu aslında. Gucci’nin monogramlı kumaşını kullanarak rapçilere montlar, ceketler yapıyordu. Eric B & Rakim, LL Cool J, Run DMC, Ultramagnetic MCs gibi birçok rapçi ile çalıştı Dapper Dan. O zaman gerekli olan da buydu. Özel tasarım kıyafetler, adidas, Timberland, Ralph Lauren, dev “USA” yazılı t-shirtler… Bunlar hala rap ve hip-hop’un vazgeçilmezleri. Aslında rap modası nasıl rahat ettiğin ve bunu görsel anlamda nasıl dile getirdiğinle ilgili. Ben Run DMC’nin herhangi bir markayı popüler hale getirmek için giyindiğini hiç sanmıyorum. Herkes bu markaları giyebilir ama bir rapçide daha çok dikkat çekiyor herhalde; mantar panosu gibi görünüyorsunuz.

Sana göre rap müzik türünün ikonik isimleri kimlerdir?

Hala bir şekilde aktif olmayı başarabilen isimler benim aklımda yer ediyor. Gerek yer aldığı film ve dizilerle, gerek yaşadığı hayat ve duruşuyla benim için en ikonik isim Ice-T’dir. Onu takip eden isimse Guru olmuştur, vefatına kadar. Run-D.M.C. de bu listenin bir parçası. Bu isimlerin her biri, yola çıktığımda örnek aldığım, takdir ettiğim insanlar.

 

BY DERİN ÖVGÜ ÖĞÜN