Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Pazartesi 04 May | Lara Kamhi

Kaosu Anlamak

Pazartesi 04 May | BY LARA AKYEL

SHORT PROFILE

Name:Lara Kamhi

Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan "Transparency of Being" belgeseli ile Lara Kamhi, süregelen sistemlerin arasında bireysel filtreleriyle hayatı anlamlandırmaya çalışan insan zihnine farklı bir bakış sunuyor.

İçinde bulunduğumuz günlerde sanat senin için ne ifade ediyor?

Bugünlerde insanlara kendilerine dönmek, daha derin düşünmek, sorgulamak ve irdelemek için fırsat doğduğundan söz ediliyor. Oysa ki öncesinde sık sık telkin edilirdim ‘bu kadar içine dönme, derin düşünme, irdeleme, sorgulama’ diye. Sanırım bunlar insanları korkutan mevhumlar ve şimdi bu durumla yüzleşmeleri gerekti. Ben ise bu oluş halinden bir mola aldım. Sanat da bu tip farkındalıklardan yola çıkarak hayatla kurduğumuz bir iletişim, bir oluş biçimi nihayetinde. İçimde olgunlaşan gözlemler var. Ancak zihni boşaltma evresine döndüm bir süreliğine. Zanaat diyelim ona. 

Sanat senin için sınırları zorladığın ve bildiğinden ötesini keşfettiğin bir araç mı; sığındığın ve kendini güvende hissettiğin bir alan mı yoksa var oluşunu anlamlandırma yöntemin mi?

Hepsi ve çok daha fazlası. Yoğun farkındalıkların getirdiği yalnızlık ve ızdırabın gerçekliğe ivme kazandırmasına fırsat veren bir düşünce frekansı gibi... Hayatla gerçek bir iletişim kurma biçimi. Belki de onun lisanını keşfettikçe derinleşen diyaloglar kurma yetisini geliştirme serüveni olabilir sanat. Yaratımlarınız böylelikle nesnelliğin ötesinde, ruh sahibi varoluş boyutlarına erişebiliyor... 

Günümüz insanının var olmanın altındaki anlam arayışını nasıl değerlendiriyorsun?


O kadar fazla anlam var ki, o kadar çok simge, düşünce, gerçeklik... Her birinin iç içe geçmiş olduğu bir düzlemde hem daha keskin ve rasyonel cevapların peşine düşüyor, hem de bunların ötesinde bir şeylerin olduğundan şüpheleniyor, bu eksikliği de bize sunulan eski tinsel felsefelerin günümüze uyarlanmış, sisteme entegre edilmiş versiyonlarıyla tamamlamaya çalışıyoruz. Felsefeyi, varoluşu sorgulama eylemini bir hobiye indirgercesine, haftada iki yoga, bir meditasyonla karşılamaya çalışıyoruz. Ancak bunlar sıklıkla performatif birer eylemde kalıyor, bütünsel bir tatmin getirmiyor. Tüm bu sıkışmışlık, arada kalmışlık sistemin tamamen bölünme üzerine kurulu olmasından kaynaklanıyor. Bir değişim gerektiğinin farkındayız. İçten içe birliğe hasretiz ancak düşünce biçimlerimiz öyle ya da böyle bu sistemin topraklarında yeşerdi. Onun bize sunduğu gerçeklik kurgusunu aşmak için ne yazık ki sert bir evrim gerekli. Şu an yaşadığımız da bunun bir nevi test sürümü olabilir aslında. 

Salgın ve karantinanın bu anlam arayışını nasıl yönlendireceğini düşünüyorsun?

Sembollerin fiziksel istilasından bir süreliğine kurtuldu insanlık. Bilgi akışı dijitale indirgendi. Güncel kaos durdu. Kendi gerçekliğine, ihmal ettiği birincil ilişkilerine öncelik vermeye, aynadaki yansımasını görmeye, yankı odasındaki sesini işitmeye mecbur kaldı insan. Kitlesel bir travma ve bunu takiben global bir yas süreci yaşıyoruz. Tüm insanlık olarak yeni ve kuvvetli bir baş etme mekanizması geliştirirken bir yandan da gelebilecek diğer zorluklar için bir nevi bağışıklık kazanıyoruz. Bu sürecin bizi bu yönde kuvvetlendireceği kesin. Ancak dualitenin hakim olduğu bir düzende yaşadığımızı unutmamak gerekir. Her iki uç da kuvvetlenecektir bu süreçte. Bir nevi normalleşme başladığında farkındalık yaşamış olanlar ile inkarda kalanlar arasında ilginç gözlemler yapacağımıza eminim. 

Neler sana ilham verir? Karantinadan, yarattığı ruh halinden ve tecrite benzer izolasyondan ilham alan birçok sanatçı var...


Çalışarak ilham geliyor bana; ürettikçe, düşündükçe... İstediğim zaman ‘ilham’ diye adlandırdığımız o frekansa girebiliyorum. Biraz meditasyon veya derin hipnoz gibi aslında. Yıllar içinde ve sıkı pratikler sonucu meditasyona girme süreniz bir saliseye ulaşabiliyor. İlham da öyle. O an hayatla iletişim kurma isteği duymak yeterli oluyor. Zihninin ekranındaki bilgileri okuyabilmekle ilintili; şarkı yapmak için önce onu duymak, resim yapmak için önce onu görmek, film çekmek için de önce onu zihninde izlemek gerekiyor. 

Geçtiğimiz hafta yayınladığın belgeselinden bahsedelim biraz, filmin distopik bir mood’u var ve bu bilinçli bir şekilde kurgulanmış. Aslında gerçek olmayan, saptırılmış herhangi bir görüntü yok ama üst üste geldiğinde gerçek bir kaos söz konusu, bu üslupla vermeye çalıştığın mesaj nedir?


Ütopik distopyalara karşı bir merakım var. Pek çok ütopik görünen sistem kendi distopyasını kamufle etmek için o şekilde tasarlanmış. Örneğin birlik ve beraberlik kisvesi altında bölünmeler yaşanmış. Ya da kusursuzluğu arayan her düzen, doğal olan kusuru öyle bir saklamış ki. O derinlere baskılandıkça hep yıkım gücüyle geri gelmiş. Bir kaosunun içindeyiz ve ahenk arıyoruz. Bu bize vadediliyor; iyi olursak, kurallara uyarsak... Bu hayatta çektiğimiz cefayı öte dünyada çekeceğimiz sefaya sayıyoruz. Mutluluğu öyle yüceltiyoruz ki ona ulaşmak için koşullar belliyoruz. Onu ulaşılması için çabalanması gereken bir ütopya olarak görüyor, hüsranlardan, ızdırapları kabullenmekten korkuyla kaçınıyoruz. Oysa belki de karanlığın ötesine geçmek ancak onun içinden geçerek mümkündür? Düzenin kurgusu tamamiyle dikkat dağıtmak ve zamanı tüketmek üzerine kuruluyken bu sorulara da kafa yoracak vakti ayıramıyoruz tabii. Filmde de tam olarak bunu anlatmaya çalışıyorum, kurgunun dinamikleriyle oynayarak. Tüketici bir kaosun içinden anlık kopmalar, içe dönmeler, beliren ve kaybolan sorular... Filmin baş karakterini ‘İnsan Algısı’ olarak görürsek bunu tasvir etmek kolaylaşabilir. 

Filmde, Jean Baudrillard’ın 1999’da verdiği bir dersten alıntı dinliyoruz. Bu alıntıyı seçmekteki amacın neydi?

Filmin kurgusu ilk bittiğinde sadece ortam sesleri vardı. Üzerine binen tüm seslendirmeler bir şekilde birbiriyle diyalog kurarak gelişti. Master tezimden bir paragraf, Lisans tezimden bir diğer paragraf, senaryo yazım aşamasında olan ilk uzun metraj filmimden de başka bir paragraf derken, yıllar içinde anlattıklarımın bir özetini oluşturdum. Tüm bu düşünce okyanusunun da çıkış noktası, üniversiteye ilk başladığım yıllardan itibaren okumaya başladığım John Berger, Rolland Barthes ve Baudrillard olduğu oldukça belirgindi. İşin içinde biraz Plato’nun ‘Mağara Alegorisi’ biraz da Lacan’ın ‘Ayna Evresi’ de var aslında. Henüz başlık belirgin değildi o aşamada ve aklımda Baudrillard’ın kullandığı Extermination veya Lacan’ın kullandığı Extimacy terimleri vardı. Her ikisi de etimolojik bağlamda bir sınıra, kopuşa, bir yandan da içsellik ve dışsallık ilişkisine değinen kelimeler. Lacan ‘İç dışta var olur’ derken kullanıyor Extimacy kelimesini, bunu dışsallaştırılmış bir içsellik olarak tanımlıyor. İçi dışta merkezlemek. Baudrillard ise dilimizde ‘yok etmek’, ‘kökünü kazımak’ ‘imha etmek’ olarak tercüme edebileceğimiz “to exterminate” fiilinin sosyolojik bağlamına değiniyor. Post-Gerçeklik çağında varlığın yok edilmesi, kökünün kazınması, onun imha edilmesi ve bunun sistemin gönüllü bireyleri tarafından gerçekleştirilecek biçimde kurgulanmış olmasından söz ediyor. Elbette o da bunu teknoloji, medya ve güncel simülasyon sistemleri üzerinden değerlendiriyor. Tam da bu sebeple, aklıma birden bu konuşması geldi. Ses tonunu da çok severim Baudrillard’ın. Öncesinde kurmuş olduğum monologumsu düzlemi düşünsel olarak da form olarak da tamamladı. İçselliği de dışsallaştırdı biraz. 

Algılarımızın dış faktörlerin oluşturduğu bir filtreden geçerek bir anlama vardığından bahsediliyor belgeselde. Teknoloji çağında hangi dış faktörlerden bahsedilebilir? Kültürel kodlar ve toplum baskısı her zaman mevcut ancak teknolojinin beraberinde getirdiği çarpık güzellik algısı ve yüksek dozdaki onaylanma arzusundan da bahsetmek mümkün mü?

Mümkün elbet. Ancak benim esas bahsettiğim çok daha temel, insanın algısının doğal işleyişiyle ilintili. Kültürel, psikolojik, biyolojik pek çok etken sonucunda belirli kodları dış dünyayı anlamak için bireysel filtrelerimize ekliyor, dünyaya bu belirli çerçeveden bakıyoruz. Lacan ‘İç dışta var olur’ derken de bunu anlatmaya çalışıyor esasında. İçsel oluşları dışsal etkenler belirliyor. Algısal varlıklarız, dünyayı duyumsayarak deneyimliyoruz, bu durum kaçınılmaz. Fakat bir de sözünü ettiğiniz bu kuvvetli güncel filtreler eklendi hayatlarımıza. Bunun temel sebeplerinden biri de kendi kendimizi metalaştırmamızda, nesnelleştirmemizde yatıyor elbet. Öz değerlerine değil de onun temsillerine, görüntüsüne hayranlık besliyor insan. Narcissus’un suda kendi yansımasını görüp lanetlenmesi gibi, sonsuza dek yansımasına bakarak geçirebilir ömrünü. Her şeyin hızlanmasıyla birlikte sebep sonuç ilişkileri de hızlandı. Sabırsızlık belki de en temel sorunlarımızdan bir diğeri. Bir yandan da yetersizlik duygusu aşılanıyor kitlelere. Bu da onaylanmışlığı meşru belirli kodların izinde bir görsellik inşa etmeye sürüklüyor insanları. Yarışma programlarının ve bilgisayar oyunlarının da yarattığı bir algı bu. Puan toplar gibi like toplayan, varlığını görüntüsü üzerinden kurgulayan bu yeni insan türü de doğal olarak görselliğin faniliğinde bir kısır döngüde, bir nevi gerçeklik ve temsil arasında, arafta yaşıyor. İşte bizim büyük çaresizliğimiz...

Lara Kamhi'nin Covid-19 nedeniyle herkesin erişimine açtığı "Transparency of Being" belgeselini izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

BY LARA AKYEL