Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Perşembe 30 Eyl | Mehmet Sinan Kuran

1+1=1 Eder mi?

Perşembe 30 Eyl | BY SEVAL AKBULAK

SHORT PROFILE

BY SEVAL AKBULAK

Name:Mehmet Sinan Kuran

Kolektif üretimin ve çalışmanın gücüne inanan ressam Mehmet Sinan Kuran, bugünün sanat ortamında araştırmacı bir ruh, deneysel bir bellek… Çağımızın kötümser kaos ve krizlerine karşı, umut ve imge dünyasının iyimserliği içinde disiplinlerarası bir bütünsellikle yapıtlarını üreten sanatçı, bir arada olmanın önemini kendi dilinde resmediyor. Mehmet Sinan Kuran ile hem The Marmara Bodrum’un sanata verdiği destek kapsamında gerçekleşen Synonyms sergisini hem de renkli dünyasını keşfetmek üzere bir araya geldik.

Synonyms, aynı evde yaşayan 8 milyar insanın, doğayla oluşturduğu mükemmel bütüne bir gönderme… Anlamdaşlığın bir parçası olduğunu söyleyen, The Marmara Bodrum’da gerçekleşen Synonyms sergisi, tam olarak ne anlatıyor?

Hepimiz biriz; evrendeki tüm canlılar olarak bazı temel farklılıklarımız olsa da birbirimizden hiçbir farkımız yok. Tüm canlılar eşittir; insanlar arasında yaratılan ayrımcılık, insanları kategorize edip daha rahat yönetebilmek adına icat edilmiş bir şey. Ülkeler, sınırlar, din farkları, cinsel yönelimler hep bir ikilik halinde ilerliyor. Halbuki farklı yaşamlara, düşüncelere, tercihlere ve inançlara saygı duymamız gerekiyor. Çünkü bu çağ, anlam duygumuzu sorgulamamız gerektiğini söylüyor. Farklı bir perspektiften baktığınızda sanata ve sanatçıya da çok fazla anlam yüklendiğini göreceksiniz. Oysaki tüm bildiğimiz şeyleri unutup, yeni anlamlar çıkarmalı ve o anlamları ön plana almalıyız. Ve neyle ilgileniyorsak bir arada olmanın kuvvetini özümsemeliyiz. 

Dünyanın bu kadar kötüye gitmesine hepimiz neden olduk bu yüzden bu kötüye gidişi de hep beraber durmamalıyız. Dünyadaki tüm ‘yaraları’ hızla tedavi etmemiz gerekiyor. Hızla tükenen kaynaklar, nüfus artışı, ekolojik bozulmalar, hayvan nesillerinin azalması bize çok şey anlatıyor aslında, dolayısıyla bu okumayı acilen yapmalıyız. Pandemi bize gerçek zenginliğin milyarder olmakla ilgili olmadığını gösterdi. İnsan denilen canlının her şeyi kendinde hak görme gibi bir hastalığı var. Oysaki insan olarak bu evrende sadece misafiriz. Hep birlikte olmak, birbirimizi sevmek ve birbirimizi anlamak zorundayız. Bu sergi, ‘bir arada’ olmanın önemine tam da bu yüzden çağrıda bulunuyor. 

Resim serüveninizde 45 yaşından sonra tanınmış olsanız da bu süreçten önceki Mehmet Sinan Kuran kimdi? 

Kendimi bildim bileli resim yapıyorum. Kırk beş yaşından sonra işlerimi satmaya başladım sadece. Bu süreçten önce de pek çok iş ile ilgilendim; taksi şoförlüğü, garsonluk, pazarcılık, temizlik şirketi patronluğu, alarm sistemleri ithal eden bir firma kurmaya kadar… Bu yüzden iyi gün, kötü kavramlarına inanmıyorum. Hatta iyi gün denilen şeyin, kötü günden sonra geldiği için bir anlam ifade ettiğini düşünüyorum. Geçmişime dönüp baktığımda yaptığım hiçbir işe dair kötü bir anı hatırlamıyorum. Çünkü hayat, tüm zıtlıklarıyla anlamlı bir süreç. Çevremizdeki her şey, gözle göremediğimiz incecik ipliklerle birbirine bağlı. Ve hiçbir şey bütünden bağımsız değil. 

Çalışmalarınız son derece katmanlı… Sanat kariyerinize devam ederken üretim sürecindeki çıkış noktalarınız neler oluyor? 

Çok büyük bir dikkatle tabiatı izliyorum. Tabiattaki döngü çok hoşuma gidiyor, insanın başka bir şeye ihtiyacı olduğunu da düşünmüyorum. Fizikçi Albert Einstein’ın dediği gibi: “Tabiatı izleyin, orada her şeyin cevabı var.” Üretim sürecim bu düşünme şeklinden etkileniyor haliyle. İlhamımı harekete geçiren, beni motive eden en büyük güç, aşk; bir çocuğa, güneşin batışına, resim yapmaya duyulan aşk. Bu aşkların hepsi beni uğrunda ölmeye götürecek kadar güçlü.. Ve tüm resimlerimin ortasında o güçlü reaktör var, bu yüzden yerçekimini sevmiyorum.

İnkarını yapabiliyor musunuz?

Alternatif bir gerçekliğim var; orada benden başka canlı yok. Dolayısıyla zamanı da o gerçekliğin içinde büküyorum. Bir sonraki sergi de bu durumla ilgili hatta. Üçleme olarak gerçekleştirmeyi planladığım, sergilerimden ilki olan ve PG Galeri’de izleyiciye sunulan ‘introvert’ ile insanlar zihnime girdi ve onun işleyişine tanık oldular. Introvert; basit bir dil ile içe kapanan insanlar değil, enerjisini içten yani kendi özünden alan insanlar olarak tanımlanıyor. Bu basit tanımdan yola çıkarak ortaya çıkan  bu sergi; altı çizilen kolektivizm yaklaşımıyla, sonuçtan ziyade sürece odaklanarak, devinim içinde, çoğulcu disiplinel bir yaklaşımla renkli ve geçişken bir imaj dünyasının birlikteliğine vurgu yaptı. İkinci sergi ise, Anna Laudel Galeri’de gerçekleşen “Posthumous” sergisi oldu. Posthumous, ‘öldükten sonra gerçekleşen’ anlamına geliyor. Ve Posthumous’da geçmişe kinaye, bugüne uyarı ve yarına umut vardı. Çünkü yaşamın özünde kişisel sınırlarımızı belirleyip onları geliştirebilmek ve bu bilgileri başkalarıyla paylaşabilmek var.

Oluşturduğunuz üç evrede geçmiş, şu an ve geleceğe dair kolektif bir bilinç yaratma var öyleyse… 

O üç evre Nietzsche’nin yaşam evreleri teorisi. Deve, Aslan ve Çocuk. Biz de bu esas üzerinden yola çıktık ve sergiyi üç kata ayırdık. Deve bilgi toplama; yani gençliğe tekabül ediyor. Aslan; bu bilgileri yaymaya ve geliştirmeye. Üçüncü evre de yaşlılık; yani bütün bu bilgiler ve tecrübelerle çocukluğa dönüşü simgeliyordu. Çocukluğa döndükten sonra bir ilave daha yaptım ve öldüm. Bu ölüm, yedi yaşındaki bir çocuk bedeninde gerçekleşiyor. Sergide ormanın ortasında yer alan bir lahitim vardı ve o orman ‘nowhere’ bölgesine geçiş yapacak olan orman. Üçleme o orman ile son bulacak. 

“Fotoğraf makinesinin icadıyla birlikte, resim sanatının belge niteliği ortadan kalktı.”

“Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar” diyor çok sevdiğim bir yazar. Hem çocuklar hem de yetişkinlerle çalışan bir sanatçı olarak bu iki grup arasındaki gözlemleriniz ne anlatır bize? 

Kirlenme farkı var. Günümüzde eğitim çok erken yaşlara çekildi. Belirli otoritelerin ya da ebeveynlerin istekleri çocuklara sürekli direktif vermek üzerine kurulu. Oysaki herkesin içinde hayal gücü ve yetenek var, buna sadece izin vermek gerekiyor. Picasso’nun çok sevdiğim bir cümlesi var: “Raffaello gibi resim yapmak dört senemi, bir çocuk gibi resim yapmak ise bütün ömrümü aldı.” bu cümle pek çok şeyi açıklıyor. Fotoğraf makinesinin icadıyla birlikte, resim sanatının belge niteliği ortadan kalktı. Çocuklara da öğretmeye çalıştığım şey, istedikleri gibi ‘saçmalamaları.’ Onlarla duvar resmi yapmayı çok seviyorum. Birçok kuruluş ve dernekle çalışıyorum. Çocuklarla birlikte olmak ve birlikte resim yapmak müthiş bir ayrıcalık. 

Minyatür sanatına yönelmenizin arkasında nasıl bir hikaye var?

Bu tanım aslında Fırat Arapoğlu’nun benzetmesi üzerine çıktı. Yaptığım çalışmaları tanımlamamam gerekiyorsa bunu yüzey resmi olarak adlandırabilirim. Örneğin, Japon sanatındaki uzun resimleri ele alalım: Resim soldan sağa tasarlanırken, sol tarafında askerlerin köylülere yaptığı zulmü, devamında savaş hazırlığını daha sonra da galip gelen tarafın zafer kazanmasını aynı düzlemde görürüz. Ben de böyle düzlemler kurup, hikayeler anlatmaya çalışıyorum. Tek farkımız ben bu hikayeleri bir kurgu üzerinden yapmıyorum. İzleyiciler gibi çalışma bittiğinde ortaya nasıl bir iş çıktığını görüyorum. İçimdeki güce inanıyorum ve bu zamana kadar beni hiç mahçup etmedi.

Kollektif sanat oluşumları Rönesans döneminde de oldukça popülerdi. Ardından 1900’lerde resesyoncular ve başka oluşumlar. 1500’lü yıllara gitsek, kiminle çalışmak isterdiniz? 

Leonardo da Vinci. Çok zengin bir zihni olduğunu düşünüyorum. Bir insanın bu kadar duygusal çalışmaları olmasına rağmen, kadavraları kesmesi, mezarları açıp cesetleri sırtında taşıması ve onları mum ışığında çizmesi, silahlar tasarlaması, kiliseyle hatta herkesle iyi geçinebilmesi, şiir yazması, o zamanın ölçülerine göre cezası idam olan homoseksüel bir eğilim içinde olması, genç insanlara resim yapmayı öğretmesi ve hepsinden önemlisi bunları aynı anda yapabilme becerisine sahip olması çok etkileyici. 

Peki günümüzde çalışmalarını beğendiğiniz sanatçılar kimler ve neden?

Takashi Murakami, Anish Kapoor, Ai Weiwei, Burhan Uygur, Server Demirtaş, Yaşam Şaşmazer, Eser Gündüz sevdiğim sanatçılar arasında yer alıyor. 

Dünyaca ünlü müzayede Chriestie’s başarınız var. Bir eseriniz kabul edildi ve satıldı. Bir Türk sanatçı için önemli bir başarı olduğuna şüphe yok. Sizi nasıl keşfetmişler?

Beni keşfetmeleri çok mühim bir olay değildi. Zaten sürekli galerileri dolaşıyorlar. Biraz ilginç bir tarzı hemen fark edecek kadar da eğitmişler gözlerini. Benden tek talepleri, çizimlerin müstehcen olmamasıyla ilgiliydi. Daha sonra Dubai Chriestie’s de satıldı.

Sanatta ‘yeni normal’ olarak adlandırılan NFT için ne düşünüyorsunuz? Dijital sanat ve NFT çağı size ne anlatıyor?

Dijitalleşme her geçen gün sanatın içinde de artıyor ancak bu ben akımın içinde olmayacağım. Eski usul kağıtla çalışmayı sevenlerdenim hatta ipad’de bile çalışmayı sevmiyorum. Bu yolculukta varmak istediğim yer, bir akademi açmak. Bu akademide insanları kısıtlamak, kategorize etmek ya da bir kalıba sokmak olmayacak.

Dünyada bir yeri sergi alanına çevirmek isteseniz tüm fiziksel koşullarına rağmen nereyi seçerdiniz?

Tüm fiziksel koşullarına rağmen değiştirmek istediğim bir yer olsa, Beyaz Saray’ı değiştirirdim. Beyaz Saray’ın biraz renklenmeye ihtiyacı var. 

Salgın, insanın anlam arayışına ne anlatıyor dersiniz? Yaşanan ‘distopik günlerin’ günlük halleri bir fikir doğurdu mu sanatınız açısından?

Bana bir katkısı olmadı çünkü ben zaten farkındalığımı daha önce kazanmıştım. Fakat insanların bazı şeyleri anlamasını daha da kolaylaştırdığı için onları artık daha kolay ikna edebiliyorum. Salgınla birlikte kolektif bilinç ve uzlaşma duygusu arttı. Daha beklentisiz bir hayat yaşamamız gerektiğini anladık. Sanat da bu değerlerle besleniyor ve bu farklılıklar direkt olarak sanatı etkiliyor. Artık her şey daha anlaşılır ve samimi olacak.

Sanat kadar seyahat etmek de tutkularınız arasında yer alıyor. İlhamınızı bambaşka bir şekilde ‘uyandıran’ ülke oldu mu?

Bu dünyaya ait bir yer değilmiş gibi bir his yaratan Tayland diyebilirim. Hem coğrafyası çok farklı hem de insanlarının hepsi çok mutlu. Tayland’a gittiğimde ayinlerine katıldım, sürekli şükür ediyorlar ve ‘yavaş’ yaşamanın anlamını gerçekten biliyorlar.

Yakın zamanda gitmeyi planladığınız destinasyon neresi olacak?

Müthiş bir yemek kültürü ve üzüm bağları olan Belgrad’a gitmeyi planlıyorum.