Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Pazartesi 08 Haz | Sinan Tuncay

İnsanoğlu Mükemmelin Peşinde Huzursuz Bir Ruh

Pazartesi 08 Haz | BY DERYA GÜRSEL

SHORT PROFILE

Name:Sinan Tuncay

Sinan Tuncay'ın işlerine bakmak kendinizle yüzleşmek gibi; kendinizden özür dilemeye zorluyor sizi... Toplumun oynamamızı istediği roller ve "başaramadığımızda" hissettirdiği "olamama" halinin ne denli yıpratıcı olabileceğini, hem kendimizden hem de karşımızdakinden ne büyük beklentilere girdiğimizi belli belirsiz, acı tatlı dil ile vuruyor yüzümüze. Onun üretimleri kendini arayan insanoğlunun peşinden gidiyor...

Türkiye’de çoğu kimse seni, yönettiğin müzik videolarından tanıyor. Fakat asıl sanat pratiğin bundan biraz farklı; ya da daha geniş diyebiliriz. Nasıl başladı sanatla ilişkin? Biraz kendinden bahseder misin?

Kendimi bildim bileli projeler üretiyorum. Mimar da olmak istedim, oyuncu da,   moda fotoğrafçısı da. Bu çok seçeneklilik beni bugün durduğum yere getirdi. 9 yıl önce yüksek lisans yapmaya New York'a geldim. Senenin büyük kısmını buradaki stüdyomda geçiriyorum; fotoğraf ve video çalışmaları yapıyorum. Kamera odaklı çalışıyor olsam da aslında multidisiplener ilerliyorum. Sanat pratiğimi tek bir medyuma sınırlamaktan özellikle kaçınıyorum. Boyutlar, formlar değişiyor ama temeldeki mesele değişmiyor. O yüzden de yaptığım müzik videoları da, ticari işler de, kendi sanatsal üretimimden çok besleniyor. 

"Toplumsal cinsiyet, erkek dediğin/kadın dediğin diye başlayan cümlelerle bize bir takım roller biçiyor; yapay bir düzen kurguluyor."

Geçtiğimiz dönemde gerçekleşen C.A.M. Gallery’deki “Olamadığım Adamlara Mahsustur” sergisi üzerine konuşacak olursak.... Nasıl bu kadar dışarıdan bakabildiğini sorarak başlamak istiyorum.. 

Master başvurumda, içine doğduğum kültüre dışarıdan da bakabilmek istediğimi yazmıştım. O sırada cümle havalı gelmişti ama ne demek istediğimi tam anlamamıştım. Bugün anlıyorum. İstanbul - New York arasında ikili bir yaşam kurmak, beni ben yapan her şeye belli bir mesafeden bakmamı sağladı. Dışarıdan içeriyi görmem kolaylaştı. 

Erkekliğin de bir performans biçimi olduğundan bahsediyorsun; sergide de yer alan başrollerden biraz bahsedebilir misin?

Toplumsal cinsiyet, erkek dediğin/kadın dediğin diye başlayan cümlelerle bize bir takım roller biçiyor; yapay bir düzen kurguluyor. "Olamadığım Adamlara Mahsustur" serisinde canlandırdığım erkekler, benim gerçek hayatta beceremediğim 'erkek adam' rolünün vücut bulduğu anonim karakterler. Her  yerde olabilecek kadar prototipler ama parodi değiller.  

Sergide pek çok adama dair farklı performanslar görüyoruz. Bu çekimler için hazırlanma sürecini biraz aktarır mısın?

Önce serideki mekanları belirledim, eskizler yaptım. Nargile kafe ya da düğün sarayı gibi mekanları, yerdeki karolarından en ufak objeye kadar tamamen fotoğraflarla oluşturdum. Bir yandan da bu mekanlarda yer alacak figürleri kurguladım. Karakterleri oluştururken dış görünümleri kadar beden dilleri ve birbirleriyle kurdukları iletişimi gerçekçi kılmak da önemliydi. İstedim ki, işlere bakanlar sanki o an oradaki adamların fotoğrafını çekiyormuş gibi hissetsinler. Bunu yaratmak için de aktere girebilmek şarttı. Hem içimize işleyen toplumsal cinsiyet kodları, hem de okul yıllarında yer aldığım tiyatro oyunları sağolsun, işin oyunculuk kısmında pek zorlanmadım. Çekimlerin büyük bölümünde kamera arkasında yakın dostum Rehan Miskci vardı. Onun varlığı bu süreci kolaylaştırdı. 

Toplumsal erkekliğin kimi zaman bir koruyucu mekanizma olduğundan bahsetmişsin.... Bu adamlardan hangisinin/hangilerinin izini görüyorsun kendinde? 

“Erkek gibi” yürümek, konuşmak ve yeri geldiğinde hiç konuşmamak konfor sağlıyor çünkü gizlenebiliyorsun. İşlerimdeki adamların hepsi kendimden bir takım izler gördüğüm ve de göremediğim için oradalar. Kendimi en çok grubun sivri ve silik karakterlerinde görüyorum. 

Ben kağıt bebeklerin gazetelerden çıktığını hatırlıyorum. Ama sanırım hafızamda hiç erkek giydirdiğim yok... Sergi ve kitap senin bedenin üzerinden bile izleyiciye kısa bir arşiv taraması yaptırıp, topluma dair hızlı bir fikir sunuyor, hatta meydan okuyor; cinsiyet vasıtasıyla, bedeni formüle eden bir araç olarak kullanılan kostümleri nasıl kullanacağını sorarak... Sana hiç bu “styling denemelerini” gönderen oldu mu kitabı alanlardan? Ya da en çok hangi sen dikkat çektin?

Gazetelerin verdiği kağıt bebekleri gizli gizli toplardım. Tek tük içinde erkek bebeklerin olduğu kitaplar da vardı ama odak nokta elbette kadın bedeniydi. O zamanlar o kitapçıkları kesmeye kıyamazdım, şimdi benim kitabımı alanlar aynı şeyi söylüyor. Çılgın kombinasyonlar yapıp fotoğraflarını bana gönderenler oluyor arada. Kitapla eş zamanlı hazırladığım ve yine son sergimde yer alan "Bir Dost Gibi Davran Bana" adında iki kanallı bir video yerleştirme projesi vardı. Kitaptaki 200'e yakın kostüm ve aksesuar, ekrandaki kağıt bebeklerim üzerinde görünüp kaybolurken bir noktadan sonra yok olmamaya ve üstüste yığılmaya başlıyorlar. Sanırım en çok videolardaki bu 'hepsi ve hiç biri' olma hali dikkat çekti. 

Bir de herkesin istediği olabildiği bir dünya var aslında şuan... Her ne kadar nefret söylemi bu platformlar içerisinde de kendini kuvvetli bir şekilde gösterse de, sosyal medyanın gelişiminin toplumsal cinsiyet etkisi üzerindeki etkisini nasıl değerlendiriyorsun? Olamadıklarımız üzerinden değerlendirecek olursak...

Sosyal medyayı oyun gibi algılayıp çok da ciddiye almamak gerek diye düşünüyorum. Personalarımız üzerinden iletişime geçmek zevkli ama tüm değer yargılarımızı like'lara endekslendiğimiz noktada işin tadı kaçıyor.  Nefret söylemlerini ve sansür gerçeğini bir kenara bırakırsak, sosyal medyanın LGBTQI+ görünürlüğüne pozitif katkı sağladığını, özgürleştirici diyaloglar geliştirdiğini, çok daha açık fikirli bir nesil yetiştirdiğine inanıyorum. 

"İkilik seni zorluyor ama büyütüyor, kafanın içinde varlığından bile haberdar olmadığın odalara sokuyor."

Olamadığın her şeyin seni kendi kişiliğine yaklaştırdığından bahsediyorsun. Her geçen gün yeni bir karşılaşma yeni bir “olamama” hali gözlemliyor olmalısın. Yurt dışında yaşayan biri olarak da farklı bir toplumu gözlemlemenin bu anlamda avantajları/dezavantajları senin için ne oldu?

Göçmenlik hep bir arada kalma hali. Dışarıda kaldığın, içine dahil olamadığını hissettiğin çok fazla an var. İki dünya arasında kıyaslamalar yaparken anlıyorsun ki biri diğerinden üstün değil, aslında bu bir yarış değil. Aksine bir taraf sana diğerinde olmayanı vaadediyor. İşte o zaman bu 'olamama hali'nin keyfini sürmeye başlıyorsun. İkilik seni zorluyor ama büyütüyor, kafanın içinde varlığından bile haberdar olmadığın odalara sokuyor. 

Sergi için o dönem yaptığın “Utanma Benden” kitabını sınırlı sayıda tekrar satışa koydun ve kitabın geliriyle, Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nde COVID-19'a karşı mücadele veren sağlık çalışanlarının malzeme ihtiyaçlarını karşılayacağını belirttin. Bu fikir nasıl ortaya çıktı? Nasıl tepkiler aldın? 

Sergi bittiğinden beri kitaba ulaşmak isteyenler vardı ama bir türlü online satışa başlayamamıştık. Karantina bunu hayata geçirmemi sağladı. Annem doktor olduğu için salgın başladığı andan itibaren çalıştığı hastanede ne tür zorluklar yaşadıklarını yakından biliyordum. Kitabın satış gelirini maske, eldiven ve önlük ihtiyaçlarının karşılanması için hastaneye bağışlamaya karar verdim. Müthiş güzel tepkiler geldi ve en önemlisi çok sayıda kitap satıldı. Böylece hala ekipman almaya devam ediyoruz. Hem hep birlikte sağlık çalışanlarına destek verdik hem de ben kendi annemin çalışma şartlarını iyileştirmiş oldum. 

"Bu dönemde farkettim ki sosyalleşme anksiyetesi bana çok zaman kaybettiriyormuş."

Halılar senin farklı disiplinlerde kurguladığın ortak nokta gibi. Nedir halı merakının altında yatan ya da  senin için ifade ettiği?

Halı ve kilim benim için eve girmek, ayakkabı çıkartmak, geleneksel ve mahrem alanı geri çağırmak demek. İşlerim hep dışarıdan içeriye bakmak üzerine olduğu için kendimi durduramıyorum, her projeden mutlaka bir halı çıkıveriyor. 

Biraz evde olmaktan ve bu dönem herkesin kendini yeniden keşfediyor olmasından bahsedelim... Kendine dair araştırmalarını da düşünecek olursak bu süreçte neyi keşfettin kendine dair? Olamadığın olmak istediğin, vakit bulamadığın...

İnsanoğlu mükemmelin peşinde huzursuz bir ruh. Bütün dünya eve kapandık, kişisel gelişim yarışı daha da arttı. Bu dönemde farkettim ki sosyalleşme anksiyetesi bana çok zaman kaybettiriyormuş. Oradan oraya koşturduğumuz yüksek tempolu hayat kesilince kendi ritmimin efendisi oldum. İş üretmek ya da spor yapmak kadar boş boş oturmak da gerekliymiş meğer. Yeni normalimizde  bu keşfimi unutmamayı diliyorum. 

BY DERYA GÜRSEL