Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Salı 24 Mar | Çıplak Devler Ülkesi
TRAVEL

Çıplak Devler Ülkesi

Evden çıkmadan, seyahat etmek mümkün mü? Bir şehri gitmeden zihinde canlandırmak; bir kültürü deneyimlemeden anlamak... Bengisu Sabuncu, sizi gözlerinizi kapamaya ve büyülü şehir Patagonya'nın hikayesine kulak vermeye davet ediyor.

Burası, ateşin toprağı; çıplak devlerin yuvası… Burası deniz aslanlarının konuştuğu, koca ayakların dans ettiği, hayatın ve canlılığın soğuğu alt ettiği bir “yok” ülke. 

Burası atmosferin inceldiği nokta. Öyle ki gökyüzü bu dünyayla masalsı gerçekliği ayıran ve arada bir uçuşan incecik bir perde gibi. Mesela bir deniz aslanı aniden benimle konuşmaya başlasa belki de hiç şaşırmayacağım bir yer... Bu masalsı gerçeklik Patagonya’nın topraklarının tarihine de yansımış.

Rivayet edilir ki, bir zamanlar burada tam üç buçuk metre boyunda, koskoca ayakları olan devler yaşarmış. Üstüne üstlük bu devler Patagonya’nın buz gibi soğuna alışmak için çırılçıplak gezerlermiş. Isınmak için bölgenin dört bir yanında ateşler yakar, soğuğu bu ateşlerle evcilleştirmeye yeltenirlermiş. Derler ki bu devler, deve kuşu familyasından bir hayvan olan guanakona benzermiş. Yüzleri boyalı, bakışları ürkütücüymüş. Efsanede sözü geçen bu devlere, “koca ayaklı” anlamına gelen “patagon” diye hitap edilirmiş. Heybetleriyle başka diyarlara korku saldıklarından onların canavar olduğuna inanılırmış.

Patagonya’da Antartika’nın soğuk rüzgarlarının yaladığı, uçsuz bucaksız bozkırlar varmış. Havada uçuşan görkemli kartallar, boz renkli tavşanlar, guanakona ve vacuna’lar bu toprakların bekçiliğini yaparmış... (Vacunya, tüyünden kazak yapılan, deve kuşu familyasından bir başka hayvan türü.) Tıpkı kıyıda yaşayanlar gibi denizde yaşayan devler de varmış, gezegenimizin en eski canlı türlerinden biri olan balinalar mesela... Bu topraklarda soğuk, boşluk, ıssızlık hakim olsa da hayat varmış. Ama bu, sıra dışı ve ancak masallarda rastlayacağınız türden canlılardan oluşan bir hayatmış.

1520 yılında büyük bir keşif gemisi, yelkenlerini şişire şişire buzlar ülkesine doğru ilermiş. İçinde Macellan ve Darwin’in de bulunduğu bu aracın az sonra yapacağı keşiften sonra Dünya hakkındaki pek çok gerçek, geri dönüşü olmayan bir şekilde değişecekmiş. Gemi yaklaşırken, buzullarla kaplı bu vahşi bölgenin dört bir yanında yanan ateşler gemidekilerin dikkatini çekmiş. 

“Ateş!” demiş Portekizli bir denizci Macellan. “Burası... Ateş Toprakları (Tierre del Fuego)!”

Ateşleri gören kaşiflerin yüreğinde birbirine zıt iki duygu varmış. Yola çıkan çoğumuzda olduğu gibi... Bunlar, macera arzusu ve korkuymuş. İçlerinde bir an önce kıyıya çıkıp bilinmezin gizlerini keşfetmek isteyen bir sesin yanı sıra, karşılaşacakları gerçeklerle ilgili canavarlar üreten bir diğeri varmış. Kim bilir belki de içlerindeki korku çok da haksız değilmiş. Çünkü Macellan karaya çıkıp, bölgenin yerlileriyle karşılaşınca gözlerine inanamamış. 

Gemidekilerden biri olan Antonio Pigafetta daha sonra o anı şöyle anlatmış;

“Aniden çıplak ve dev boyutlarda bir adamı limanın sahilinde gördük, dans ediyordu, şarkı söylüyordu ve kafasına toprak atıyordu. Kaptan-general Macellan, adamlarımızdan birini devin yanına yolladı, o da aynı hareketleri barış işareti olarak yapacaktı. Bunu yaparak, devi kaptan-generalin beklediği adacığa getirdi. Dev, kaptan-generali görünce çok şaşırdı ve gökten geldiğimizi düşünerek parmağını havaya kaldırarak işaretler yaptı. O kadar uzundu ki ancak beline geliyorduk ve orantılıydı.”

Derler ki, kaşif bir guankona postunun içine gizlenmiş, ürkütücü deve yaklaşarak onun hareketlerini tekrar etmeye başlamış. Dev, gökten geldiğini düşündüğü bu adamlara karşı korkuyla karışık bir hayranlık duyarak onun kutsal olduğuna inanmış. Bu sırada kaşifler, tayfalar bir koşu gidip gemiden bir ayna getirmiş. Amaçları deve kendisini göstermekmiş. Koca adam, kendi yansımasını görünce öyle bir dehşete kapılmış ki, kendi yansımasından kaçmaya başlamış. “Gökyüzünden inen bu küçük adamlar karşıma bu devi neden getirdi ki?” diye düşünmüş. Onu sakinleştirmek için ne yapacağını şaşıran kaşifler usulca yaklaşmışlar. Derken sırtını sıvazlamaya başlamışlar. Onların dost olduğuna kanaat getiren koca ayaklı adam, onları ava davet etmiş. Avladıklarını, diğer devlerle ve konuklarıyla birlikte yemişler. Hatta birlikte evler inşa etmeye bile başlamışlar. Orada geçirdiği günlerin sonunda Macellan önündeki haritada, Yeni Dünya’nın bu bölgesini “Devler Ülkesi” olarak adlandırmış.

Peki şarkılar söyleyip dans eden o çıplak dev, acaba bir Tehuelçe (Patagonya bölgesinde yaşayan yerlilerin genel adı) miydi? Aslında boyu üç buçuk metre değil de Tehuelçeler gibi 1.98 miydi? Belki de Antonio Pifafetta’nın hayal gücü bu yolculuk boyunca karşılaştığı inanılmaz olaylardan dolayı biraz fazla çalışıyordu. Ya da kim bilir? Ona hayran gözlerle bakıp, yaşadığı deneyimleri merak eden “kalanları” etkilemek için zararsız bulduğu bir yalan savurmuştu.

Peki biz hangi gerçekliğe inanacağız? Usulca uçuşan gerçeklik perdesinin hangi tarafında duracağız? Kanatlı varlıkların uçuştuğu, devlerin dans edip şarkılar söylediği ve sihrin varlığını koruduğu tarafa mı? Yoksa rasyonel gerçekliklere sıkı sıkıya tutunduğumuz daha materyalist kısma mı? Sizi bilmem ama söz konusu Güney Amerika olduğu zaman ben hep perdenin masalsı yanına bakmak istiyorum. Çünkü perdenin diğer tarafı acı gerçeklerle dolu. Nasıl mı? Kaşiflerin ardından bölgenin zenginliklerinden yararlanmak isteyen pek çok kişi, eski dünyadan yeni dünyaya akın etti. Bölgenin yerlileri daha önce dışarıdan herhangi bir canlıyla temasa geçmediği için tanımadıkları mikroplarla karşılaştı ve önemli bir kısmı buna dayanamayarak hayatlarını kaybetti. Ayrıca yerlilerin çıplaklığından rahatsız olan Avrupalılar, onları kalın giysiler giymeye zorladılar. Bünyeleri böyle bir sıcaklığa alışık olmayan Tehuelçeler daha fazla direnemedi, ateş topraklarının ateşi söndü, masalı uçtu, sözü bitti. 

Devler dans etmeyi bıraktı, şarkıları unutuldu. Gökten geldiğini düşündüğü o kutsal varlıklar, o koskoca devin ölüm fermanını yazdı. Masal ve gerçek bir sarmal oldu, iç içe geçti. Güney Amerika’nın havasına, toprağına, suyuna usul usul karıştı ve bizi bugünlere getirdi. Günümüz kaşifleri sırtlarındaki çantalarda taşıdıkları çadır, mat, uyku tulumu, birkaç günlük yiyecek ve su ile hala Ateş Toprakları’na ayak basıyor. Tıpkı o keşif gemisindekiler gibi onların içleri de hem keşif hem hafif bir korkuyla dolu. Devlerin ıssızlığında, buzullar arasında, Antartika’dan yadigar rüzgarların eşlik ettiği bir yolculuk bu. Ama öyle başka yolculuklara benzemiyor. Çünkü ne kuzeye, ne güneye, ne doğuya ne de batıya, bu yolculuk Dünya’nın sonuna...

Dünyanın sonuna yolculuk

Arjantin’in en güney ucunda bulunan Ushuaia şehri, “Dünya’nın sonu” (Fin del Mundo) olarak biliniyor. Şili, daha güneyde bulunan küçük bir toprak parçasıyla bunun tam anlamıyla gerçek olmadığını ispatlasa da bu algıyı yerinden etmek öyle kolay değil. Ateş Toprakları’na, Buenos Aires’ten yapacağınız birkaç saatlik bir uçuşla ayak basmanız mümkün. 

Öyle ki, Ushuaia adeta bir “Dünyanın sonu” temalı reklam kampanyası. Postaneden pasaportunuza “Dünyanın sonu” damgası vurdurmak, “Dünyanın sonu”ndaki buz -görünümlü- otelde kalmak, “Dünyanın sonu”ndaki feneri görmek gibi aktiviteler yapabilirsiniz. Bu özelliğinin yanı sıra, bu şehrin yakınlarında Tierra del Fuego Milli Parkı’nın, pek çok farklı yürüyüş rotasının bulunması, deniz yoluyla penguen, kuş, denizaslanı, flamingo, balina gibi heyecan verici canlıların görülebilmesi de Ushuaia’nın bir uğrak noktası olmasının nedenlerinden...

Yaz mevsiminde karanlığın öyle kolay kolay çökmediği Ushuaia şehrinin tarihi ise tüm eğlencenin tersine oldukça karanlık. Burası Arjantin hükümetinin 1947 yılına kadar mahkumları gönderdiği bir nokta. Ne yazık ki Ushuaia Hapishanesi suçlulara yapılan işkencelerle ve ağır çalışma şartlarıyla meşhur. Cezalıları “Dünyanın sonu”na gönderen Arjantin, göz altında kaybedilen politik suçluların cesetlerinden kurtulmak için de Patagonya bölgesini kullanmış. Yaşanan bu acı olaylar ne vadilerin, ne buzulların, ne şelalelerin ne de şelalelerin suçu. Bu nedenle, bu saydıklarımın Tierra del Fuego’nun beklenmedik doğasına gölge düşürmesi mümkün değil. 

Bölge, Antartika’dan aldığı soğuk hava sayesinde içinde kral penguenlerin de dahil olduğu pek çok penguen çeşidine ev sahipliği yapıyor. Onları gördüğümde gözlerime inanamıyorum. Ushuaia’nın yalnızca birkaç kilometre açığındayız ve karşımda penguenlerle dolu bir ada var. Bu gerçek mi? Bizden hiç çekinmeden yavaşça yanımıza yaklaşıyorlar. Çocukluk hayallerimin içindeyim, Jules Verne bana göz kırpıyor. Her şey öylesine gerçek üstü ki başımı kaldırıp yukarı bakıyorum. “Gökyüzünden beni görmeye gelen küçük adamlar var mı acaba?” diye. Beni bu düşten uyandırmak istemeyen deniz aslanları komşu adaya konuşlanmış. Tembel tembel yatıp, çeşitli sesler çıkararak bana bir hikaye anlatmaya çalışıyorlar. Ama ne? Bir balina görebilsem; keşke... “Dünyanın sonundaki fener”in yanından geçtikten sonra gördüğüm güzellikleri sindirebilmek için biraz uyumak istiyorum. Uykumdan flamingo sürüleri, su kuşları ve tabii balinalar su fışkırtarak geçiyor. Sonra bir de bakıyorum elf diyarındayım. Evet, öyleyim.

Yüzüklerin Efendisi

Patagonya hem Arjantin hem de Şili topraklarında yer alıyor. Bu nedenle bölgeyi keşfetmek için iki ülke arasında mekik dokumayı göze almanız gerek. Ushuaia, Arjantin sınırındayken, Tolkien’in tasvir ettiği uçsuz bucaksız vadileri ve turkuaz lagünleri aratmayan Torres del Paine, Şili’de konumlanıyor. Yeryüzünün en büyük buzulu Perito Moreno ve içinde Fitz Roy Dağı’nı barındıran El Chalten Milli Parkı ise tekrar Arjantin sınırlarında. 

Sonu koca buzullarla ödüllendirilen zorlu yürüyüş rotalarıyla Torres del Paine, beni daha önce hiç karşılaşmadığım bitkiler ve hayvanlarla tanıştırıyor. Buraya ulaşım 112 kilometre uzağında bir kasaba olan Puerto Natales’ten sağlanıyor. Bu kasaba çok eskilerden “Kuzeyde Bir Yer” dizisini anımsatıyor. Park, Şili hükümeti, UNESCO ve Biyosfer rezerv tarafından büyük bir özenle korunuyor. Kurallar çok net ve keskin. Buna rağmen turistlerin ilgisi nedeniyle 1985’ten bu yana ara ara çıkan yangınlar bölgeye hasar vermiş. Günümüzde turistlerin milli parka etkisi milim milim ölçülüyor ve kısıtlamalar giderek arttırılıyor.

Rotanın her günü farklı bir hava koşulu, farklı bir zemin, farklı zorluklarla sınanıyorum. Bu milli park, hayatın bir metaforu gibi; asla ön görülemeyen sürprizler ve tehlikelerle dolu. İlk günün sürprizi bizi zirvede bekleyen üç granit kule (kule diye anılan üç tepe) ve önlerindeki lagün. Bu alana 1880’de ilk kez gelen Lady Florence Dixie, kitabında burayı “Kleopatra’nın iğnelerine” benzetmiş. Sis, kar, rüzgar, güneş, yağmur; hepsi teker teker arz-ı endam ediyor. Kaya, buz, çamur, ot, taş, su; tüm bu zeminler adımlarımın kararlılığını ve bacaklarımın gücünü ölçüyor. 

Torres del Paine’da yapılan araştırmalar bilim adamlarının buzul çağına ışık tutmasını sağlamış. Aynı zamanda bölgedeki göller, nehirler, akıntılar ve buzullar geniş bir sulama alanı oluşturarak, granit dağların ayırdığı vadilerin yeşil ve canlı kalmasını sağlıyor. Bu sayede canlı renklerde çiçek tarlaları ve kayıtlara geçmiş yedi çeşit orkide yol boyunca rotama eşlik ediyor. Guanaco, puma ve tilki Torres del Paine’da en sık karşılaşılabilecek hayvanlar arasında. Çevremde eğer pumayla karşılaşırsam ne yapmam gerektiğini anlatan tabelalar var. Gözlerinin içine bakmamalı, aniden koşmamalı, ağır adımlarla geri geri yürümeliyim. Acaba bu kadar soğukkanlı olabilecek miyim?

Parkta W ve O şeklinde iki farklı rota yapmak mümkün. W dört gün, O ise hızınıza göre 8-10 gün sürüyor. Günlük rotaların sonunda kamp alanlarında konaklanıyor. Bunun için kendi çadırınızı kullanabilir ya da buradan kiralayabilirsiniz. Akşamları yorgun yürüyüşçülerle dolu kampinglerde tüplü, ufak kamp ocakları izin verilen noktalarda yanıyor. Saatler henüz dokuz olmadan derin bir sessizlik başlıyor ve bu sessizlik gün doğumuyla yerini hazırlık seslerine bırakıyor. Çadırlar toplanıyor, kamp malzemeleri çantalara yerleştiriliyor, alçak gönüllü bir kahvaltı ediliyor ve yola devam. Rotanın üçüncü gününde hedefte büyük Grey buzulu var. Güzelliği, büyüklüğü ve yansımalarıyla nam salmış buzula yaklaştıkça içimi tarifsiz bir heyecan kaplıyor. Yaklaştıkça yanı başımdaki gölün içinde küçük buzul parçaları görmeye başlıyorum. Bu parçalar, ben ilerledikçe büyüyor. Bu sırada, Delhi’den gelmiş genç bir kadın coşkuyla bağırıyor,

“Bu hayatımda gördüğüm ilk buzul. İnanılmaz!”

Ben de coşkuyla doluyum. Björk’ün soğuk ve sihirli dünyasının içindeyim sanki. Bir kartal olup, suyun içinden kafaları gözüken buz mavisi tepeciklerin üzerinde uçmak istiyorum. Ama kanatlarım yok ve yol zorlaşarak ilerliyor. Biraz daha sonra biraz daha yürüyorum. Artık devam edemeyeceğimi düşünürken karşıma çıkan zarif bir kuş ya da gümüşi gövdeli bir ağaç, yola hiç olmadığı kadar hevesle devam etmenizi sağlıyor. Ve işte karşımda; bütün ihtişamıyla Büyük Grey Buzulu. O bir hediye; bana “bak iyi ki yaşıyorsun ve buradasın. Gördün mü? İşte üstünde nefes alıp verdiğin gezegen bu kadar güzel” diyen bir iç ses. Memnun oldum koca Grey! 

Dünyanın en büyük buzulu

Sonraki durak, El Calafete kasabasına 78 kilometre mesafede bulunan dünyanın en büyük buzulu Perito Moreno. O, güney Patagonya Buz Bölgesi’nde bulunan 48 buzuldan biri; uzunluğu 74 metre, genişliği beş km olan bir dev. Küresel ısınma nedeniyle gezegenimizdeki tüm buzullar hızla erirken Moreno, kütlesini her geçen gün iki metre daha büyütüyor. Bir inat hikayesi. Yakınına geldiğimde sık sık çeşitli parçalarının kopup büyük bir gürültüyle suya düştüğünü görüp şaşırsam da bunun küresel ısınmayla değil buzulun doğal döngüsüyle bir ilgisi olduğunu öğreniyorum.

Perito Moreno tam 18 bin yaşında; Buzul Çağı’ndan beri yeryüzünde. Hayatın hiçlikten var olduğu, canlıların çoğalıp çeşitlendiği, iklimlerin değiştiği bunca zamanı biriktirmiş. Adını 19. yüzyılda yaşamış Arjantinli bir kaşif olan Fransisco Moreno’dan almış ve 1981 yılından bu yana Dünya Kültür Mirası Listesi’nde. Onu uzaktan görmek bile tarifsiz güzellikle bir tecrübeyken, özel turlarla buzulun çevresinde tekneyle dolaşmak hatta üstünde yürümek mümkün. Ancak 1968-1988 yılları arasında 32 kişinin buzuldan ayrılan parçaların çarpması sonucu hayatını kaybettiğini akılda tutmakta fayda var.

Moreno, Dünya’nın üçüncü büyük su rezervi, onun önünde yalnızca Antartika ve Greenland’deki buz kütleleri var. Bir şehir büyüklüğündeki buzul, yaklaşık 252 kilometre karelik bir alana yayılmış. Mavi yansımalarıyla beni hipnotize ediyor. Yüzüme üflediği soğuk nefesi hissedebiliyorum. Havada tarifi zor bir sessizlik var; kar sessizliği. Perito Moreno bütün sözcükleri alıp götürüyor, geriye sadece karşısında ortalama üç saat oturup ona hayran hayran bakan bir kalabalık kalıyor.

Burası Patagonya

Bir bilim adamı ve denizci olan Robert Fitz Roy, “günlük hava durumu” kavramını hayatımıza ilk kez sokan insandı ve 1834’te Patagonya kıyısına ayak bastı. Tam da bu yüzden El Chalten Milli Parkı’nda bulunan dağa adını verdi. İlginç bir tesadüf sonucu, Fitz Roy Dağı’nın zirvesi sıklıkla bulutlarla kaplı olduğundan onu ziyaret edecek gezginler başlarını hava durumundan kaldırmıyor. Subpolar bir okyanus iklimine sahip olan bölgenin hava durumu öyle kolay kolay öngörülemiyor. Hep aynı merak, “Acaba bugün kendini gösterecek mi?” Çünkü “Chalten” Patagonya yerlilerinin dili Tehuelche’de “dumanlı dağ” anlamına geliyor.

Arjantin’in trekking merkezi olan El Chalten, Santa Cruz bölgesinde ve milli park da bu kasabanın neredeyse içinde. Bu nedenle günübirlik yürüyüşler yaparak kasabadaki otellerde kalmayı tercih edenlerin sayısı az değil. Park, bünyesinde buzullar, lagünler, dağlar, şelaleler, ormanlar barındırıyor. Kısacası burası tırmanışçılar için eşsiz bir oyun alanı. İlk gün, öğle yemeği yemek için lagünün kıyısına oturduğumda biraz uzakta bir tilki görüyorum. Ağaçlardan sızan huzmelerin altında tıpkı bir ruh hayvanı gibi usulca duruyor. Güzelliği karşısında şaşkınım. Kısa bir süre sonra arkasını dönüp ağaçların arasında kayboluyor. Bunu, ertesi gün Fitz Roy’un bana yüzünü göstereceğine dair bir işaret sayıyorum.

Fitz Roy’a giden rotanın özellikle son bir kilometresi oldukça dik ve genelde fırtınalı. Tepeye vardığımda Fitz Roy’a mı bakayım yoksa onun önündeki lagüne mi? Kararsız kalıyorum. Zirve sisle kaplı. Tırmananlar bir yandan kayaların üzerinde soluklanırken, umutla sisin dağılmasını bekliyor. Bir an... Tek bir an. Rüzgar yön değiştiriyor ve sis açılıyor. Peçesinin içinden bize yüzünü şöyle bir gösterip eve kaçan bu gizemli güzeli hep birlikte alkışlıyoruz. Kalabalık hafifliyor, hepsi kendine “ben şanslı biriyim” diye fısıldıyor içten içe; “Fitz Roy bana yüzünü gösterdi.” Hedef peşinde olanlar geri dönerken, yolun kıymetini bilenler lagünün kıyısında biraz daha oyalanıyor. 

Derken koyu bir sis çöküyor, bu dünyayla ve masalsı gerçeklik arasındaki perde yeniden dalgalanmaya başlıyor. Atmosfer inceliyor. Sanki yanı başımda ateş yanıyormuş gibi bir cızırtı duyuyorum. Aniden çevremde ateşler beliriyor. O da ne? İşte tam karşımda beyaz dumanların arasında koskoca ayaklar! Onların üzerinde yükselen görkemli bir gövde ve devasa bir kafa. Bu “o” olmalı… Derin bir nefes alıp kendi kendimi sakinleştiriyorum. Bu sırada karşımdaki dev, kafasına toprak atmaya, dans etmeye ve şarkılar söylemeye başlıyor. Göz göze geliyoruz, parmağımı kaldırıp gökyüzünü işaret ederek konuşuyorum,

“Hoş geldin...” 

Burası, ateşin toprağı; burası, çıplak devlerin yuvası… Burası deniz aslanlarının konuştuğu, koca ayakların dans ettiği, hayatın ve canlılığın soğuğu alt ettiği bir yok ülke. 

Burası Patagonya.

BY Bengisu Gencay