Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Çarşamba 27 Kas | Zamanda Yolculuk: Londra
TRAVEL

Zamanda Yolculuk: Londra

İzlerken Londra’da olmak isteyeceğiniz nostaljik filmleri derledik.

Londra, film tarihinin neredeyse her döneminde beyaz perdeye konuk olmuş, yönetmenlerin çok sevdiği ve farklı köşelerini keşfettiği, enerjisi hiç tükenmeyen bir şehir. Batısından doğusuna farklı insanların, farklı hayatların ve arayışların şehri Londra, kozmopolit karakteriyle pek çok yönetmene ilham kaynağı olmuş. Londra şehrinin konuk olduğu, izleyince sizin de şehrin bir parçası olma özlemiyle dolacağınız, "Şimdi Londra'da olmak vardı," diyeceğiniz beş filmi inceliyoruz.

It Always Rains on Sunday (1947)

Yönetmen Robert Hamer’ın Ealing Stüdyoları ile üçüncü iş birliği olan “It Always Rains on Sunday”, İkinci Dünya Savaşı sonrası Londra’da bir işçi mahallesinin 24 saatine odaklanıyor. Doğu Londra’nın kasvetli, hava saldırıları ile yer yer yıkılmış Bethnal Green mahallesinde orta yaşlı eşiyle yaşayan Rose’un, o yağmurlu pazar gününde beklenmedik bir ziyaretçisi vardır: Hapisten kaçmış eski nişanlısı Tommy. Rose, kurduğu düzeni bozma pahasına Tommy’i saklayacak mıdır? Filmde, bu temel hikaye çevresinde savaş sonrası mahrumiyetini derinden yaşayan işçi sınıfının sıkıntılarına, bireylerin yaşadığı sıkışmışlık ve çaresizlik duygularına şahit oluyoruz. Hamer, siyah beyaz “It Always Rains on Sunday”de Fransız şiirsel realizmi ve Amerikan film noir estetiği arasında gidip gelen, detaylara önem veren bir görsel dünya kuruyor.

The Long Good Friday (1980)

Doğu Londra’da yetişmiş ve hızla yükselmiş başarılı gangster Harold Shand, istediği her şeye sahiptir. Thames nehri kenarında terkedilmiş duran rıhtım bölgesini bir finans bölgesine dönüştürmek üzere Amerikan mafyasıyla önemli bir anlaşma imzalamak üzeredir ki bütün hayatı bir günde değişir. Arabasında, çok sevdiği pub’ında ve gazinosunda patlayan bombalar, hayatı onun için korkulu bir rüyaya dönüştürmüştür. Tüm zamanların en iyi suç dramalarından biri olarak gösterilen “The Long Good Friday”, 1980’lerin başında, henüz bugünkü silüetinden eser olmayan Doğu Londra’ya dair nostaljik bir anlatı sunuyor. Yönetmen John Mackenzie’nin doğaçlama yönlendirmeleriyle devleşen Bob Hoskins ve Helen Mirren, filmde Harold Shand ve sevgilisi rolünde. Shand’ın arkasına Tower of London’ı alıp henüz huzuru bozulmamışken, Thames nehri üzerinde süzülen yatında uzaklara baktığı sahne, eski Londra’ya duyulan özlemi pekiştiriyor.  

Notting Hill (1999)

Hugh Grant ve Julia Roberts’ı bir araya getiren bir romantik komediden daha iyi ne olabilir? Tabii ki bu romantik komedinin Londra’da geçmesi. “Notting Hill”, renkli evleriyle ünlü Portobello Road’da başarısız küçük bir kitapçısı olan William’ın hayatının kitapçıya gelen sürpriz bir ziyaretçiyle değişmesini anlatıyor. Dünyanın en sevilen oyuncularından biri olan göz kamaştırıcı Anna ve hayatını başarısızlıklarıyla tanımlayan William’ın ilişkisi elbette ki oldukça iniş çıkışlı; ancak hikaye sizi güldürmeyi ve içinizi ısıtmayı vadediyor.

Spider (2002)

Patrick Mcgrath’ın 1990 yılında yayımlanan aynı isimli romanından uyarlanmış olan “Spider”, ünlü yönetmen David Cronenbergh ile Ralph Fiennes’ı bir araya getiren bir psikolojik drama. Şizofreni tanısıyla 20 yılını geçirdiği akıl hastanesinden salınan Spider lakaplı Dennis Cleg (Fiennes), Doğu Londra’da bir sosyal rehabilitasyon merkezine yerleştirilir. Filme hakim olan gri ve soluk tonlar, bu merkez için de geçerlidir. Uyum sağlamakta zorlanan Greg, çocukluğunu geçirdiği Doğu Londra sokaklarını arşınlamaya; tanıdık binalar ve mekanlar yardımıyla geçmişine dönmeye başlar. Gerçekle fantezi iç içe geçerken, seyirci artık neyin gerçek neyin hayal olduğunu ayırt edemez. Anlaşılması ve seyri zor bir film olan “Spider”, bir şehrin insan hayatında ne derece önemli olabileceğini gösteriyor.

Brick Lane (2007)

Annesini kaybeden 17 yaşındaki Nazneen, kendinden yaşça büyük bir adamla evlenmeye zorlanır ve ailesini Bangladeş’te bırakıp kocasıyla Londra’ya, Brick Lane mahallesine yerleşir. Nazneen’in, bu sokaklarını tanımadığı şehirde 1980’li yıllarda başlayan hikayesi, kocasının iflasıyla yön değişmeye başlar. Hayata karışmak ve çalışmak zorunda kalan Nazneen, Londra sokaklarında genç Karim ile karşılaşır ve kendi hakkında bildiği her şey altüst olur. 2001 sonrası yükselen ırkçılık ve artan göçle çehresi değişen Doğu Londra’yı eksenine alan bu Sarah Gavron filmi, farklılıklara rağmen var olmaya, direnmeye ve sevmeye dair çok özel bir Londra filmi.

BY Zeynep Camuşçu