Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Mayıs 05, 2020 | Tarihin Zaferle Andığı Bir Yenilgi Hikayesi: Siem Reap
ART DESIGN

Tarihin Zaferle Andığı Bir Yenilgi Hikayesi: Siem Reap

Biraz uzak hissediyorum. Kendimden ve gerçeklikten... Bildiğim düzen burada geçerli değil. Geri döneceğimi biliyorum ama yanımda götürebileceğim tek hediye anılarım, elde edeceğim en büyük kazanç tanışıklıklarım olacak. Bu seyahat daha önce yaptığım hiçbir seyahate benzemiyor. Hüzün ve şaşkınlık hislerimi en iyi ifade eden kelimeler. Varlığımı anlamlandırmanın; geleceğin her sabah yeniden doğuşuyla büyülenmenin peşindeyim. Tarihin zaferle andığı ama bence bir yenilginin sembolü olan Siem Reap’teyim. Tarih bu şehirde sadece bir anlatı...

Kamboçya’ya ilk gelişimizdi. Her ne kadar uzak ve zahmetli gözükse de aslında bugüne kadar yaptığımız en kolay seyahat planıydı bu; internet üzerinden vize işlemlerine başvurmuş; iki gün içerisinde onayı almış ve Bangkok üzerinden uçak biletlerimizi oldukça makul bir fiyata ayarlamıştık. Elimizde sadece pasaportlarımız ve birer sayfalık vizelerimiz ile Kamboçya’ya giriş yaptık.

Design Hotels grubundan Phum Baitang’de kalacağımız için havaalanı transferimiz otel tarafından ayarlanmıştı. Bizi almaya gelen yeşil arazi aracına atladığımız ve rahatlamamız için soğuk havlularımız ikram edildiği anda farklı bir deneyim yaşayacağımızı anladık.

Tekerleğin altında ezildiği her an yeniden değer kazanan, kızılın en canlı tonlarında bir toprak ve ona zıt şekilde parlayan yeşil bir doğa karşılamıştı bizi. Havayı sadece ciğerlerimizde değil tenimizde de hissetmeye başlamıştık. Yerlilerin günlük rutininin bir parçası olsa da, bilinmeyenin verdiği açlıkla, gördüğümüz her şeyi fotoğraflamak için arabanın camından sarkıyorduk. Bu ülke henüz bizim için, tarihi hakkında hüzünlü hikayeler duyduğumuz ama doğal güzelliğiyle bize bu hikayeleri ilk anda unutturan sıradan bir üçüncü dünya ülkesiydi. Siem Reap’in bize yanıldığımızı göstermesi uzun sürmedi.

Bir Kmer köyü:  Phum Baitang

Şehir merkezinden biraz uzakta kalan bir Kmer köyünde konumlanan Phum Baitang’e vardığımızda kapıyı gözlerinin içi gülen biri açtı. Patikada yavaş yavaş ilerlerken bambu ağaçlarının ardında muazzam bir manzara kendini göstermeye başladı; göz alıcı renkleriyle pirinç tarlaları, burası benim diye gururla gezinen bufalolar ve davetkar bir giriş pavyonu.

Girişimiz yapılırken otel müdürü Colin Bryan ve Design Hotels bölge müdürü Frederic Chretien yanımıza geldi. Sohbet o kadar keyifli ki odamıza gitmesek de olur demiştim içimden...  Mükemmelliği ararken samimiyetten uzaklaşmayan profesyonellerdi ikisi de. Belirli bir planımızın olmamasının yansıttığı kararsızlığı sezmiş olmamalılar ki o anda bir kağıt kalem çıkarıp üç günümüzün de rotasını çizdi Colin; en önemli tavsiyesi ise tapınakları gezmeye gün doğumunda başlamamız gerektiğiydi.

Odamıza doğru yola çıkmıştık; pirinç tarlalarının arasından, yükseltilmiş ahşap bir patikadan... Sekiz hektar alana yayılan, “Yeşil Köy” anlamına gelen Phum Baitang’de 45 villa vardı ve geriye kalan arazide pirinç ekiliydi. Aslında pirinç bildiklerimizin çoğunlukla lemongrass olduğunu öğrendik sonradan. Villalar pirinç tarlalarında çalışanların geçmişte konakladığı yapılara öykünerek yapılmıştı. Yedi numaralı villaya geldiğimizde evimde hissetmiştim. Her şey basit ama bir o kadar da zevkliydi. Fransız yatırımcı Arnaud Zannier’in sofistike dokunuşları içeri girer girmez fark ediliyordu. Zarif ketenler, yumuşak renk tonlarında el yapımı mobilyalar, sert kabuğuyla odaya ağırlığını koyan küvet ve bambunun dengeli kullanımı... Sanki evden birkaç saat önce çıkmış gibi bulmuştuk villayı ama daha davetkar bir tavırla; lemongrass ile hazırlanan hoş geldiniz içeceğimiz, yanında muz yapraklarına sarılı pirinç nişastasından yapılma hafif tatlımız bizi hazır bekliyordu.

Önce terasa çıkıp biraz dinlenelim diye düşünmüştük; daha önce hiç tanışmadığımız bu iklimin tadını çıkaralım... İlk anda çevremizi saran güzelliklerin davetine yenilip telefonlarımıza sarıldık; fakat anı yaşama ve keşfetme dürtüsüne daha fazla direnemeyip otelde bir tur atmaya karar verdik.

Gözümüze kestirdiğimiz ilk yapı göğe uzanan bambu ağaçları altında bir vaha gibi gözüken sonsuzluk havuzu ve ardındaki Bay Phsar restorandı. Havuz kenarında tapınak ziyaretinden dönen yorgun aileler dışında pek kimse yoktu. Biraz gezindikten sonra akşam yemeği saati gelmişti. Bavulumuza iklimin ağırlığına uygun, daha fonksiyonel kıyafetler koymuş, şık opsiyonları elemiştik. Başta her ne kadar yaptığımız bu seçimin bulunduğumuz ortama uyum sağlayıp sağlamayacağı konusunda şüpheye düşmüş olsak da bir komünite yaratma fikriyle yola çıkan Zannier’in, ziyaretçilerinin bu şüphelerini gidermeye yönelik samimi bir çaba içinde olduğunu hissettik. Burası üç dört gün kendinizi gösterip, Instagram profilinizi dolduracağınız bir yer olmak istemiyordu. Kendinizi rahat hissedeceğiniz, haftalar belki de aylar geçirip ruhunuzu temizleyeceğiniz bir mekan olma peşindeydi.

Bay Phsar’ın şefi öncelikle olanca nezaketiyle bize kendi Kamboçyasını anlattıktan sonra siparişimizi aldı. Bu otelde tanıştığınız her personelin size hizmet ederken kendi deneyimlerini de paylaşma samimiyeti göstermesi bizi oldukça etkilemişti. Colin’den aldığımız tavsiye ile başlangıç olarak çıtır pancake’ler arasında tiftiklenmiş domuz eti ve fasulye ezmesi istedik; ardından köri ve amok. Pancake çok etkileyici değildi fakat Tonlé Sap gölünden taze tutulmuş balıklar ile hazırlanan, Kamboçya’ya özgü bir tarif olan amok’un lemongrass, zerdeçal ve kulunç otundan gelen karmaşık tadını keşfetmeye çalışırken ne kadar yediğimizin farkına varamadık... Damağımızda Kamboçya baharatlarının lezzeti, yeni şeyler keşfetmenin verdiği tatlı yorgunluk ve ertesi gün izleyeceğimiz gün doğumunun heyecanı ile erkenden odaya dönmüştük.

Sabah saat 04.00’te kalkmanın çok zor olduğunu düşünerek uyumuştuk ama alarm çalmadan uyandık. Bizi uyandıranın, heyecanımızın yanı sıra bu harika deneyimi bizle paylaşan gürültücü kurbağalar olduğunu anladık. Sesleri o kadar yakın ve tanıdıktı ki; o sersemlikle telefonumun çalmayan alarmını kapatmaya çalışmıştım. Şaşkınlık yerini heyecana bırakmıştı. Alelacele çantalarımızı hazırlıyor, tapınaklara uygun kıyafetleri seçmeye çalışıyorduk. Hazırlanıp lobiye gittiğimizde bütün gün bizimle olacak tuk tuk şoförümüz Sok ve rehberimiz bizi bekliyordu. İlk rotamız güneşin ve tarihin her gün yeniden doğduğu Angkor Wat’dı.

Angkor Wat

Şehir merkezine beş kilometre uzaklıkta bulunan Angkor Wat’ın bilet ofisine geldiğimizde karanlıktan zar zor seçilen bir kalabalık ile karşılaştık. Belki de yüzlerce turist şafak ayinini kaçırmamak için bilet sırasına girmişti bile. Rehberimizin yönlendirmesiyle biz de sıraya girdik, 15 dakika bekledikten sonra resimlerimiz çekildi. Tek günlük geçiş kimliğimizi aldık. Kimlik dememizin nedeni yanınızdan ayırmamanız ve her tapınak girişinde yeniden göstermemiz gerekmesiydi.

Angkor Wat’ın meşhur kulelerinin ardından yükselen altın rengi güneşin, tapınağın önündeki gölete çizdiği kusursuz resmi görebilmek için kasım-mart ayları arasında Kamboçya’da olmak gerekiyor. Diğer zamanlarda sabah 04.00’te uyanmak size çoğunlukla aynı resmin yağmur damlalarıyla ıslanmış puslu bir kopyasını gösteriyor. Bizim için de öyle olmuştu ama bu büyülenmemizin önünde bir engel değildi... Günün ağarmasının ardından “yedi başlı yılan” ve aslanın koruduğu Kmer Kralı’nın yolundan tapınak şehre girdik. 

Şehre girdiğimizde bulunduğumuz coğrafyayı ve öyküsünü anlama arzumuz artmıştı.    Siyamlılar yenildi... Güneydoğu Asya’nın savaşlarla yazılmış tarihinin simge şehri Siem Reap, ismini Kmerlerin düşman kardeşi Siyamlıları (Tay) yenmesinden alıyordu. Kmer dilinde Angkor: Şehir, Wat: Tapınak anlamına geliyordu. İşte bu “Tapınak Şehir” zaferleri, yenilgileri, özetle savaşın tarihini, Siem Reap’e nazire yaparcasına her taşında hissettiriyordu... 

Angkor Wat’ı anlamanın birçok yolu vardı. Tarihinden başlayıp Hindular ile Budistlerin çekişmesine odaklanabilir ya da tarihi boş verip tapınaklar arasında dolanmanın büyüleyiciliğine kapılabilirdik. Ne biri, ne diğeri yeterliydi...

Tapınağın mimari görkeminin yanı sıra onu bu denli özel kılan bir diğer unsur da detaylardı. Tapınağı yaptıran Hindu Kmer Kralı’nın tapınağın duvarlarına işlettiği,  ünlü Hint destanı Mahabharata’ya ait rölyefler de bunlardan biriydi. İnanışa göre destanda olan her şey yeryüzünde de vardı. “Maha” sanskritçe büyük, “bharata” ise bir hanedan ismi olmakla birlikte geniş anlamıyla insan olarak anlaşılırsa “insanlığın büyük hikayesini” tapınağın duvarlarından okumak mümkündü. Amiyane bir benzetme ile iyi ve kötünün savaşını anlatan kabartmalar, trajik bir biçimde Kamboçya iç savaşı sırasında (1970) tapınağa sığınan halkın günlük yaşantısından zarar görmüştü. Aslında bu da ayrı bir hikayeydi...

Bu noktada tapınağın büyüleyici havasına kapılmıştık. Gün doğumunu maskeleyen kulelerin tepesinden tapınak şehrine bakarak, çocukken yaptığınız kumdan kulelerin dev kopyalarının kusursuz bir simetriyle hendeklerin içine nasıl yerleştirildiğini izliyorduk. 

Angkor Thom

Yola devam ettik; bu kez Kmer İmparatorluğu’nun son büyük başkenti Angkor Thom’a doğru. Başkentin güney girişine geldiğimizde Sok’a “duralım” dedik.

Kapıya uzanan geçidin iki yanında 54 tanrı ve 54 iblis yine bir Hindu efsanesini canlandırıyordu. Ölümsüzlük savaşını anlatan efsanede, tanrılar ve iblisler ölümsüzlük içkisi amritayı elde etmek için, büyük yılan Ananta’yı çekerek süt okyanusunu çalkalıyorlardı. İblisler olanca nemrutluklarıyla bize dik dik bakarken, tanrılar müstehzi gülüşleriyle savaşın sonucu hakkında ipucu veriyorlardı. 

Geçidin sonundaki kapıya ulaştığımızda ise kuleyi çevreleyen dört büyük yüz başkente hoş geldiniz diyordu.

Bayon Temple

Bu kompleksi “terkedilmiş tapınaklar yığını” olarak görme yanılgısından kurtulmuştuk. Şehir, şehir tapınağı ve giriş kapıları; her şey gitgide yerine oturmaya başlamıştı. Bir sonraki durağımız Angkor Thom’un merkezinde yer alan, şehrin resmi tapınağı Bayon’du.    Tapınak üç katlı bir yapıda yükseliyordu. Tapınağın ilk katında bizi günlük hayata ve tarihi olaylara ilişkin tasvirler karşılamıştı. İkinci katta ise Hindu tanrıları Siva, Vişnu ve Brahma’ya ait efsanevi anlatımlar... Ama Bayon Tapınağı’nı hafızamıza kazıyan üçüncü katta bulunan ve her yönden bize bakan 200’ü aşkın muzip gülüşlü taş yüzlerdi.

Yüzlerin kime ait olduğuyla ilgili rivayetler muhtelif. En çok itibar edileni tabii ki krala ait oldukları... Zamanında halkta “Büyük birader sizi izliyor” etkisi yaratmışlar mıdır bilinmez ama günümüzde meraklı turistler tarafından izlenen bu kez onlardı. Dışardan kargacık burgacık bir yapı hissi uyandırsa da içine girdiğimiz anda detaylarıyla etkilemişti bizi Bayon. 

Ta Prohm

Eğer Angkor Wat, Angkor Thom ve Bayon insanlığın yaratma arzusunun eşsiz kanıtları ise Ta Prohm da doğanın insanlığa olan başkaldırısının simgesiydi. Bu tapınakta doğa bizi kendi film setine davet etmişti. İnsanların taşlara verdiği şekle inat, kökleri ve dalları ile tapınağı çevreleyen altın renkli ağaçlar bu filmin başrol oyuncusuydu. 

Ta Prohm bizde kelimenin tam anlamıyla “ağaçlara bakmaktan ormanı görememek” hissini uyandırmıştı. Bütün o efsanelerin, savaşların ve tapınakların üzerinden doğa ana bize “her şeyin sahibi benim” diyordu.

Otele dönüş yolunda çok konuşmadık; aklımızda tek bir soru vardı: “İnsanın insanla verdiği savaşlar mıydı medeniyetleri şekillendiren yoksa doğayla olan mücadelesi miydi?”

Kent Merkezi

Tapınaklarda geçirdiğimiz büyüleyici günün ardından Siem Reap’te son günümüzü şehir merkezinde geçirmeye, gerçek zamana dönmeye karar vermiştik. Şehir merkezi, yüzen köylere ya da fil izleme gezilerine gidilmeyecekse yarım günde gezilebilecek kadar küçüktü. Tüm bu bilgileri ve Colin’in verdiği tavsiyeleri de göz önüne alarak saat 14.00 gibi yola çıkmaya karar vermiştik. Böylece hem kahvaltımızı rahat rahat edebilecek hem de aşırı sıcaktan bunalmadan bir tur yapmanın keyfini sürebilecektik. Kapıda bizi yine Sok karşılamıştı. Tuk tuk şoförü tercihinde karşılıklı sadakat Kamboçya’da çok önemli; bütün gün sizi izleyen, acıkıp susadığınızı ya da yorulduğunuzu gözünüzden anlayan, soğuk havlularınızı her daim hazır eden olağanüstü insanlar tuk tuk’çular... 

İlk olarak Artisans Angkor’a gittik. Öncelikli amacı yerel istihdam yaratmak olan, ipekten tekstil üretimi, taş oyma, ahşap ve resim gibi alanlarda eğitim veren, yaklaşık 1.500 kişinin çalıştığı, Kamboçya zanaatlarının korunması ve günümüze taşınması için çaba gösteren bu merkez, Siem Reap’in tapınaklardan sonra görülmesi gereken noktalarından biriydi. Büyük Buda heykellerinin kum taşından nasıl oyulduğundan, göz alıcı ipeklerin nasıl dokunduğuna kadar bütün atölyeleri deneyimleme fırsatı bulmuştuk. Artisans ile ilgili değinilmesi gereken bir diğer önemli husus ise hediyelik eşya dükkanı. Kamboçya’yı yansıtan ufak detayları hayatına taşımak isteyenler için şehirde bulunabilecek en kaliteli yerel üretim ürünleri satan, güvenilir bir adresti burası. 

Alışveriş faslını bitirdikten sonra tekrar yola koyulmuş, Sok’a merkezi görmek istediğimizi söylemiştik. Kısa bir süre sonra merkezdeydik. Sok tuk tuk’u kenara çekip “dilediğiniz kadar için” demişti.. Sok’un neden böyle bir şey dediğini yarım saat içerisinde daha iyi anlamıştık. Bu minik yerleşim dar sokaklar arasına gizlenmiş kitsch hediyelik dükkanlarından, Ege’nin sahil kasabalarını andıran barlardan ve caddeler genişledikçe artan trafikten ibaretti. Bu şehrin tarihin en görkemli yapılarına ev sahipliği yapmış, geçmişin en önemli tanıklarından biri olması, bugün sosyal medyada en çok paylaşılan şehirlerinden de biri olduğu gerçeğini de değiştirmiyor diye düşünüyorduk. Burada da artık her turistik şehirde yemeye alıştığımız şeyler pişiyor, almaya doyduğumuz şeyler satılıyor ve duymaya alıştığımız müzikler çalıyordu.

Kültür farklılığını daha fazla hissedeceğimizi düşünerek gelmeden kendimizi hazırladığımız bazı kuralları bu turistik kentte boşuna arıyorduk. Turizmin dayanılmaz hafifliği her türlü alt kültürü yutuyordu. Fotoğraf çekerken bana gülümseyen bir çocuğu sevmek için kafasına dokunma refleksinin bu kültürde hoş karşılanmadığını hatırlayarak kendimi durdurmuştum. Bir yandan da kuralları unutmamam gerektiğini düşünüyordum. Bu şehir sizi Asya tarzı sıcakkanlılıkla, yabancı bir kültüre saygı duyma arasında bir açmazda bırakıyordu.

Fast food mekanlarından ve barlardan sıkıldığımızda farklı bir şeyler aramak için etrafı dolanmaya başlamıştık. Gelmeden önce birbirimize verdiğimiz “ilginç şeyler yiyeceğiz” sözünü tutmak istiyorduk. Fakat kafamızda canlanan, akrep, yılan ve haşerat dolu yemek tezgahlarının ne denli Avrupamerkezci bir Kamboçya algısı olduğunu, akrep tezgahı ile dolaşan çocukların “1 Dolar karşılığında fotoğraf çekebilirsiniz” tabelasını gördüğümüzde anlamıştık. Bizi en çok heyecanlandıran sokak yemeği, içinde ne olduğunu çözemediğimiz bir noodle tezgahı olmuştu. Egzotik akşam yemeğimiz hazırlanırken, tezgahın hemen yanındaki 7/11’dan bir bira almış kendimize verdiğimiz sözü tutmuş olmayı kutluyorduk...

“Siyamlılar yenildi” ismini taşıyan bu şehrin kutladığı zaferi yeniden düşündüm... 5 Dolar’a ayak masajı yaptırmış, dünyanın en büyük tapınağını görmüş, egzotik pek çok meyve tatmış, günün yorgunluğunu ise tanıdık bir marka soğuk birayla atmıştık... Peki ne bize bu kadar iyi hissettiriyordu? Hangi başarı bizimdi? Hangi zaferdi bizi bu yenilgiyle baş başa bırakan? Her gün yeniden mi kazanacaktık bu şehirde kalırsak?

 

Yazı ve fotoğraflar: Derya Gürsel

Yazının tamamına Bone Magazine 2018 Ekim sayısından ulaşabilirsiniz.

BY Derya Gürsel