Search

ART & DESIGN FASHION TRAVEL CITY GUIDE INTERVIEWS AGENDA
Mart 27, 2020 | Ateş Böceğinden Kadim Hikayeler
ART DESIGN

Ateş Böceğinden Kadim Hikayeler

Doğanın yaşam ve ölümle yüzleştiği bir coğrafya: Borneo

Elektrik tellerini takip ediyoruz. Betonun grisi, yerini palm ağaçlarının parlak yeşiline bıraktıkça kendimize ve doğaya dair bir şeyleri keşfetme ihtimalimiz olduğunu düşünüp heyecanlanıyoruz. Belki de burnumuza gelen limon otu ve karabiber kokuları bu anlamlandırılamayan kalp çarpıntısının sebebi; henüz çözebilmiş değiliz. Elektrik direkleri git gide seyrekleşiyor; nerede olduğumuzun takibi, yaptığımız her kilometrede zorlaşıyor; ama baktığımız gökyüzü berraklaşıyor... Şu yok olan elektrik telleri diyorum; gün batsa, muhtemelen etrafı görmek de zorlaşacak; artık ormanın içinde ve elektriğin olmadığı bir yerdeyiz. Peki vardığımız yerde ışığa ihtiyacımız olacak mı gerçekten? Yıldızlar ve ateşböcekleri... Işığın kaynağını bulmuş olabilir miyiz? 

Borneo, doğanın yaşam ve ölümle yüzleştiği kadim bir coğrafya. Bu yüzleşmeler bitişlere ve başlangıçlara gebe; aslında bir döngünün hikayesi bu. Bir şaman da kulağınıza fısıldayabilir bu hikayeleri, bir taş da; dinlemek için biraz gitmeli; ormana, içe... Bu hikaye peşinde belki de bir kabile ile yaşamak gerekli...

Bu hikayeyi duymak için Batang Ai’deki en eski longhouse’lardan birine: Nanga Ukom’a doğru yola çıkıyoruz. Kuching’ten karayolu ile beş saatlik bir yolculuğun ardından özel Hilton jetty’sine ulaşıyoruz; varacağımız yerin gizemi henüz çözülmüş değil. Jetty’de uzun, motorlu bir kayık ve kayığı kullanacak bizi bekliyor. Sonradan o jetty’de bizi bekleyenlerin bu seyahati eşsiz kılacak insanlar olduğunu hatırlayınca isimsiz yüzlerin sadece bazı nehirleri geçtikten sonra hatıralarımızda keskinleştiğini fark edip algımın içinde bulunduğu döngüyü düşünüyorum. Engkari Nehri’nde yaptığımız bir saatlik sessiz yolculuğun ardından Nanga Ukom’a ulaşıyoruz.

Eşit ve bir olabilmek

Bir köye geldiğimizi kavramak okuduklarımıza rağmen güç; çünkü gördüğümüz sadece nehre tek cephe, geniş bir yapı. Longhouse’lar (rumah panjai) çok eski bir Borneo geleneği; her ne kadar Borneo’nun kırsal alanlarının çoğu Malezya hükümetinin aldığı kararlar ve yeniden yerleştirme politikaları ile değişime uğramış olsa da tek çatı altında bir arada yaşama geleneği bugün Borneo’nun temel turizm politikalarını şekillendiriyor. Turizm acentaları longhouse’ları “evlat ediniyor” ve bu evlere turist getirilmesi Malezya hükümetinin denetiminde; ekolojik turizm ilkelerine bağlı olarak yapılmaya çalışılıyor. Suyun yükselmesine karşı tepede, kazıklar üstüne kurulu ahşap yapılarda tek bir aile değil; tüm köy birlikte yaşıyor.

Her konut ortak bir avluya/verandaya bağlanıyor; köyün tek bir mutfağı ve banyosu bulunuyor. Köyün kalbine: Ruai’ya (veranda) ayakkabılarımızı çıkararak giriyoruz. Burası, aslında köyün ana caddesi; sabahları köyün genç kadınlarının tapyoka (bir çeşit nişasta) dövdüğü, çocukların top oynadığı, karabiber tarlalarında çalışanların son hazırlıklarını yaptığı ve ömrünü burada geçirmiş kadim yaşlıların ise; odaların hemen karşısında bulunan pervaz kenarlarında oturarak doğayı izledikleri alan. Ziyaretçiler için ayrılan odaya varana dek aslında tüm köy ahalisiyle selamlaşıyoruz; biz teklifsiz bir samimiyet göstermekten hatta bastığımız ve ilk anlarda sağlamlığından emin olmadığımız verandanın sesinin onları rahatsız etmesinden bile çekinsek de çok dingin ve içten bir gülümseme ile karşılanıyoruz. Odamızda cibinlikler ile örtülü, hazırlanmış yataklarımızı ve günün batmasına yakın sadece üç saat çalışacak olan jeneratörden faydalanmak için prize takılmış onlarca cep telefonunu görünce biraz şaşırıyoruz.

Gece karanlığı çöktükten, rehberimizin hazırladığı yemekleri yiyip yeterince tuak (pirinç şarabı) içtikten sonra karşılama töreni için Ruai’ya davet ediliyoruz. Bu şefin ve tüm köy halkının bize hoş geldin deme ritüeli. Bu ritüellerde “Ngajat” denilen geleneksel bir dans performansı sergileniyor; pua kumbu adı verilen kıyafetleri giyen iki erkek ve bir kadın dansçının yaptığı ve onlara geleneksel enstrümanların eşlik ettiği performansın sürpriz konuğu ise biziz. Bu dans mutluluğun, hüznün ve kızgınlığın bir anlatımı; doğaya ve yaşayan her şeye dair bir kutlama...

Karşılıklı oturduğumuz köyün ihtiyar heyeti (kabile şefi, şefin yardımcısı, akrabası...) bize belli aralıklarla tuak getiriyor; fakat içmemiz için değil; kalkıp dansçıya ikram etmemiz için. Ne yapacağımızı pek kestiremediğiniz, bizim mi yoksa karşımızda oturan kabile üyelerinin mi gözlemci olduğunu bilemediğimiz bu anlar iki taraf için de kahkaha dolu geçiyor. Empati kurma ve sınırlarını aşma endişesi bir yandan vücut dilimize garip bir şekil verirken bir yandan aynı dili konuşmadığınız insanlarla iletişimin yolu oluyor. Dans bitiminde köye getirdiğimiz ufak hediyeler önce şefe takdim ediliyor; şefin yardımcıları tek tek tüm ailelere hediyeleri eşit bir şekilde dağıtıyor...

Jeneratörün kapanma saati geliyor; daha önce şahit olmadığımız bir karanlık; ve sessizlik... Tek ışık kaynağı cibinliğimizin hemen üstüne konan ateş böceği; muson yağmurlarının sesini delen ise sadece onun sesi ve sorduğu; “saatlerce yan yana oturup ne konuştunuz; nasıl konuştunuz ve neden bu kadar mutlusun?”

Taşın ruhu

Burada doğaya inanmamak, size bir şeyler anlattığını düşünmemek; onun yüceliği karşısında kendinizi sorgulamamak zor. Avrupalıların Malezya’ya gelişi gibi siyasi kırılımlar bölgenin inanç sistemini kökten etkilemiş ve Hristiyanlık bugün toplum içerisinde İslam kadar baskın bir din olsa da; kabilelerin -özellikle Iban kabilelerinin- doğayla olan ilişkileri ve Paganist ritüellerin günlük hayattaki yeri dikkat çekiyor. Bu ritüeller; bitkilerin, hayvanların hatta taşların bile bir enerjisi, ruhu ve değeri olduğu üzerinden şekilleniyor. 20. yüzyılın başlarına kadar devam eden; Iban kabilesinin kelle avcılığı geleneğinin temelinde de bu inanç yatmakta. Belli bir yaşa gelen erkeklerin sosyal statü kazanmak, evlenmek, intikam almak ya da güç göstermek için aldıkları kelleleri evlerini, köylerini ve kendilerini korumak için sakladıkları biliniyor.

Düşman ne kadar güçlüyse kellesinin; ruhunun ve enerjisinin de o kadar güçlü olduğuna; kellenin “mutlu tutulması gerektiğine” dayanan bu inanca göre kellelerin gücü yıllar geçtikçe azalıyor. Bilinen en yaygın kelle avlama yöntemi ise ucuna zehirli bir ok takılan; bambudan elde yapılan blowpipe’lar. Köylüler rehberliğinde bir dart tahtası üzerinde bizim de deneyimlediğimiz bu avlanma yöntemine; ilk olarak 1874’de Tumbang Anoi, Kalimantan’da yapılan barış anlaşması; ardından Hristiyanlığın gelişi; çeşitli öğretilerin yaygınlaştırılması ve Dayak kabilesinin önde gelenlerinin kendi iradesi ile verdiği kararlar neticesinde bugün artık izin verilmiyor.

Savaşçı bir kabile

Geçtiğimiz 40 yıllık süreçte palm yağı üreticilerinin bölgeye gösterdiği yoğun talep ve yasa dışı kesim, ekolojik sistemin bozulmasında büyük rol oynadı; bugün Borneo’nun yağmur ormanlarının yüzde 30’u yok oldu. Fakat özellikle Dayak kabileleri bu gidişata büyük bir direniş gösterdi; kesim arazilerinde yerinden edilmelere karşı durdular; yeniden yerleştirildikleri alanlarda teknoloji ile karşılaşmalarının, gelenekleri üzerindeki tahribatı minimuma indirmek adına akıllıca adımlar attılar. Peki kimdir bu Dayak’lar? Borneo’nun etnik haritası çok renkli; kıyılarda, tepelerde, iç kesimlerde her coğrafi bölgede kendine özgü karakterleri olan kabileler yer alıyor; her birinin onlarca alt grubu var. Üzerine onlarca çalışma yapılan bu çeşitliliği çoğu araştırmacı ana karadan ayırmayı tercih ediyor ve adanın eyalet bazlı ayrımıyla örtüşen dağılımıyla ele alıyor. Sarawak kabile ailesine Dayak; Sabah kabile ailesine Kazandusun deniyor. Dayak kabile ailesinin yüzde 30’unu Iban kabilesi oluşturuyor; ünlü kelle avcılarının da Iban kabilesinden olduğu biliyor. “Savaşçı” gösterilen bu kabile aslında doğaya ve döngüye olan inancı ile tanınıyor; her başlangıcın bir sonu, her sonun bir başlangıcı olduğuna…

Doğaya direnmemek, Doğayla direnmek 

Nanga Ukom da bir Iban kabilesi; geçimini tarım ve balıkçılıktan sağlayan kabile, doğaya direnmenin bir faydası olmadığını; doğayla bir olup zor koşulların üzerinden gelmenin önemini biliyor. Bu koşulları bizim de biraz da olsa deneyimleyebilmemiz için günün devamında Tutong Nehri’nde trekking var. Bu tur için önceden dengeli bir çanta oluşturmamız konusunda bilgilendiriliyoruz. Rehberimiz ve köyün 90 yaşındaki delikanlısı ile yola çıkıyoruz. Karabiber ve pirinç tarlaları arasından, yer yer çok kaygan yokuşlardan, bambulara tutunarak zar zor ilerliyoruz; rehberlerimiz bize fark atıyor.

Yolculuk için dikkat etmeniz gereken bir diğer şey ise ayakkabı; çünkü hem kaygan zemin bir yağmur ormanında hem de yaklaşık bir saat suyun içinde yürürken rahat olmaya ihtiyacınız var. Fakat tüm bunlara değiyor; iki saatin ardından nehrin kenarında kabile bizi inanılmaz bir sofra ile karşılıyor. Ateş yakılmış; tüm yemekler bambuda pişirilmiş... “HU-HA” diyor köyün delikanlısı; şerefe... 

Bambu kadehlerimizden tuak’larımızı yudumlayıp, ıslak kıyafetlerimiz; güneşten yanan kollarımız ve ağrıyan bacaklarımıza rağmen bu deneyime kadeh kaldırıyoruz.

Kuching’e dönüş yolunda yine sessiziz. Elektrik direklerinin sıklaştığı coğrafyalar mı bizim gerçeğimiz; gecenin çöküp, trafik lambalarının ya da karşıdan gelen arabaların farlarının aydınlattığı geceler mi? Ama küsmüyoruz benliğimize; çünkü gördüğümüz parlaklıklar birini hatırlatıyor; bir döngüde olduğumuzu: o gece gördüğümüz ateş böceğini... O ateş böceği fısıldıyor yine kulağımıza: "Doğadan istesen de kopamazsın, kilometreler gitsen de uzaklaşamazsın. Bu hikaye belki burada bitiyor ama senin hikayen nerede başladı ve nerede bitecek kimse bilmiyor... Doğaya döneceksin; bir döngüde olduğunu unutamazsın."

 

BY Derya Gürsel